7,589 · Hadis
Derleyen İmam Muhammed b. İsmail el-Buhârî · 810–870 CE
İmam Buhârî tarafından yaklaşık on altı yılda, yüz binlerce rivayet arasından derlenen Sahih-i Buhârî, Sünnî Müslümanlarca Kur'an'dan sonra en güvenilir kitap kabul edilir. Buradaki her rivayet, kesintisiz ve güvenilir bir isnad için onun titiz şartlarını taşır. Vahyin başlangıcı ve iman'dan namaz, muâmelât ve âdâba kadar konularına göre kitaplara (kütüb) ayrılmıştır.
İbn Abbas'ın nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Miras paylarını sahiplerine veriniz. Bu paylardan geri kalan herhangi bir şey de baba tarafından en yakın olan erkek kişiye aittir" buyurmuştur
İbn Abbas şöyle demiştir: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in "Bu ümmetten bir dost edinseydim muhakkak onu (EbU Bekir'i) edinirdim, fakat İslam dostluğu her şeyden daha üstündür -yahut- daha hayırlıdır" buyurmasına gelince şüphesiz o dedeyi (mirasta) baba derecesine indirmiştir veya dedenin baba gibi olduğuna hükmetmiştir. Fethu'l-Bari Açıklaması: Bu konuda "dede"den maksat, baba tarafından olan dededir. Erkek kardeşlerden maksat ise ana-baba bir erkek kardeşlerle, baba bir erkek kardeşlerdir. Ölünün babası varken, dedesinin miras alamayacağı noktasında icma meydana gelmiştir. Oede gerçekten babadır. Fakat ölüye yakınlığı ve uzaklığı itibariyle mertebeleri farklıdır. Bazı alimlere göre bu sözün manası şudur: Oede evlenme haramlığı ve çeşitli iyiliklerin yapılması açısından baba mesabesindedir. Ancak bu iki görüşten meşhur olanı birincisidir. Sıddık olan Hz. Ebu Bekir'in sözüne gelince, Darimi' Müslim'in şartını taşıyan bir senetle bu ifadeyi Ebu Said el-Hudrl'den mevsul olarak "Ebu Bekir es-Sıddik dedeyi baba (gibi) mütalaa etti" şeklinde nakletmiştir. Aynı haber Ebu Musa rivayeti ile de sahih olarak nakledilmiştir. Yine Hz. Osman'a dayanan sahih bir isnadla Hz. Ebu Bekir'in dedeyi baba (gibi) mütalaa ettiği rivayet edilmiştir. Hz. Osman'a ait bir ifadede Ebu Bekir'in dedeyi ölenin babası hayatta değilse baba gibi değerlendirdiği nakledilmiştir. İbn Abbas'a dayanan senedi sahih bir rivayete göre Hz. Ebu Bekir dedeyi baba gibi kabul etmiştir. "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sahabileri çok olduğu halde Ebu Bekir'in bu hükmüne muhalefet eden hiçbir kimse olmadığı ile ilgili bir bilgi nakledilmemiştir" cümlesiyle İbn Abbas zikredilen görüşün delilini güçlendirmek ister gibidir. Çünkü sükuti iemanın delil değeri vardır ve bu konuda sükuti icma meydana gelmiştir. Ölenin babası hayatta değilse, dedenin babanın aldığı mirası alacağını açıkça belirten kişiler arasında müellifin saydıklarından başka Muaz, Ebü'd-Oerda, Ebu Musa, Ubey b. K'ab, Hz. Aişe ve Ebu Hureyre'nin adı zikredilir. İleride geleceği üzere bu görüş, ayrıca -ayrıntıda ihtilaf olmakla birlikte- Hz. Ömer, Osman, Ali ve İbn Mesud'dan rivayet edilmiştir. Tabiundan Ata, Tavus, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe, Ebü'ş-Şa'sa, Şureyh ve Şa'bi'den de bu dOğrultuda görüş nakledilmiştir. Belli başlı beldelere dağılmış fıkıh bilginlerinden (Fukahau'l-emsar) Osman et-Teymi, İmam Ebu Hanife, İshak b. Rahuye, Oavud, Ebu Sevr, el-Müzeni, İbnü's-Süreyc de bu görüşü benimsemişlerdir. Hz. Ömer, Ali, Zeyd b. Sabit, İbn Mesud dede bulunurken erkek kardeşlerin mirasçı olabilecekleri kanaatine varmışlardır. Fakat onlar, ilerde açıklanacağı üzere bunun nasılolacağı noktasında ihtilaf etmişlerdir. İbn Abbas; "Oğlumun oğlu dururken erkek kardeşlerim bana mirasçı olamazlar. Ben oğlumun oğluna mirasçı olurum" demiştir. İbn Abdilberr'in ifadesine göre İbn Abbas'ın yaklaşımı şöyledir: Oğlun oğlu oğulolmayınca oğul gibi olduğundan babanın babası da babanın hayatta olmaması halinde baba gibidir . Darimi'nin nakline göre Şa'bi şöyle demiştir: "Hz. Ömer, de de ye ölünün bir veya iki erkek kardeşi ile birlikte mirastan pay veriyordu. Kardeşler ikiden çok olduklarında onlara mirasın üçte birini paylaştırıyordu. O, ölünün oğlu hayatta olduğunda dedeye mirasın altıda bir veriyordu."(Darimi, feraiz) Beyhaki'nin sahih bir senedie nakline göre "Hz. Ömer, ölenin dedesinin -alacağı miras üçte birden daha çok olacaksa- ana-baba bir erkek ve baba bir erkek kardeşleri ile mirası paylaşacağına hükmetmişti. O, kardeşler çok olduğunda dedeye mirasın üçte birini verirdi. "(Beyhaki, es-Sünen, VI, 248) Hz. Ali'ye gelince, İbn Ebi Şeybe ve Muhammed b. Nasr'ın sahih bir is na dıa nakillerine göre Şa'bi şöyle demiştir: İbn Abbas, Hz. Ali'ye bir kimse ölüp, geriye mirasçı olarak altı erkek kardeşi ve dedesi kaldığında nasıl hareket edileceğini sordu. Hz. Ali ona "Oedeyi o kardeşlerden biri gibi kabul edip, mirası yediye böl ve mektubumu at gitsin" diye cevap verdi. Darimi'nin güçlü bir senetle nakline göre Şa'bi şöyle demiştir: İbn Abbas Basra'da iken Hz. Ali'ye "Bir dede ve altı kardeşin mirasçı olduğu bir durumla karşılaştım. Ne yapayım?" diye yazdı. Hz. Ali ona şöyle cevap verdi: "Dedeye mirasın yedide birini ver. Ondan sonrakilere verme"(Darimi, Feraiz) Darimi'nin sahih bir senedIe Abdullah b. Seleme'den nakline göre Hz. Ali dedeyi erkek kardeş gibi kabul ediyor ve altıncı mirasçı kılıyordu. Abdullah b. Mesud'a gelince, Darimi'nin sahih bir senetle nakline göre Ebu İshak es-Sebi'i şöyle demiştir: Şureyh'in huzuruna girdim. Yanında Şa'bi, Abdurrahman b. Abdullah b. Mesud bulunuyordu. eı-Aliye adında bizden bir kadının mirasını paylaştırıyarlardı. Kadının kocası, annesi, baba bir erkek kardeşi ve dedesi kalmıştı. Ebu İshak bu olayın devamını şöyle nakletmektedir: Ubeyde b. Amr'ın yanına geldim. -Kufe'de feraizi Ubeyde ve el-Haris el-Aver'den daha iyi bilen kimse yoktur deniyordu.- Ona bu meseleyi sordum. Bana şöyle dedi: "Eğer istiyorsanız size bu konuda Abdullah b. Mesud'un hükmünü bildireyim. O, (mirası altıya bölüp) kocaya üç hisse yani mirasın yarısını, anneye geriye kalanın üçte birini yani mirasın altıda birini, erkek kardeşe altıda bir ve dedeye altıda bir verdi.(Darimı, Feraiz) Said b. Mansur ve Ebu Bekir b. Ebi Şeybe'nin sahih olan aynı isnadla nakillerine göre Ubeyd b. Nadla şöyle demiştir: Hz. Ömer ve İbn Mesud, erkek kardeşlerle birlikte bulunan dedeye mirastan pay verirlerken altıda birle, kardeşlerle eşit olarak bölüşmekten hangisi lehine ise ona göre hareket ediyorlardı. Aynı haberi Muhammed b. Nasr bu şekilde nakletmiş ve şu ilave de bulunmuştur: Hz. Ömer, Abdullah'a "Dedeyi mağdur ettiğimizi düşünmekteyim. Bu mektubum sana ulaştığında dedeye erkek kardeşlerle birlikte bulunduğunda mirastan pay ver. Üçte biri ile mirası kardeşlerle eşit bölüşmekten hangisi lehine ise onu ver "(İbn Ebi Şeybe, el-Musannef, VI, 259) diye yazdı. Sahih bir isnadla Muhammed b. Nasr'ın nakline göre Ubeyde b. Amr şöyle demiştir: Erkek kardeşlerle birlikte bulunduğundadedeye mirasın üçte biri veriliyordu. Hz. Ömer dedeye mirasın altıda birini veriyordu. Sonra Abdullah'a şöyle yazdı: Biz bu dede yüzünden helak olacağımızdan korkuyoruz. Ona mirasın üçte birini ver. Sonra Hz. Ali buraya yani Kufe'ye geldi ve dedeye mirasın altıda birini verdi. Ubeyde şöyle dedi: Hz. Ali ile Ömer'in birlikte verdikleri hüküm, bana ayrı ayrı verdikleri hükümden daha sevimlidir. Zeyd b. Sabit' e gelince, Darimi'nin nakline göre Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Zeyd, erkek kardeşlerle birlikte bulunan dedeye mirasın üçte birini veriyordu. (Darimı, Feraiz) İbn Abdilberr şöyle demiştir: Sahabe arasında Zeyd b. Sabit dedenin baba bir erkek kardeşlerle, ana-baba bir erkek kardeşlere denk olduğu görüşünde tek kalmıştır. Birçok fıkıh bilgini bu konuda ona muhalif olmuştur. Çünkü baba bir erkek kardeşler, ana-baba bir erkek kardeşlerle birlikte bulunduklarında mirastan payalamazlar. Dolayısıyla onları öz kardeşlerle bir tutmanın herhangi bir anlamı yoktur. Zira dedenin miras bölüşme durumunda alacağı mirasın azalacağından korkulur. İbn Abbas, Zeyd b. Sabit'e bu durumu sorunca, Zeyd şöyle demiştir: Sen bu konuda nasıl kendi görüşünü söylüyorsan, ben de kendi görüşümü söylüyorum. Tahav! şöyle demiştir: İmam Malik, Şafil ve Ebu Yusuf, beraberinde ana-baba bir erkek kardeşler bulunduğunda dedeye miras verme noktasında Zeyd b. Sabit'in görüşüne katılmışlardır. Onlara göre dedenin kardeşlerle birlikte mirastan ortaklaşa payalması, alacağı üçte birden daha fazla olduğu takdirde onlarla ortaklaşa böıüşür. Eğer üçte bir onun için daha uygunsa onu alır ve baba bir erkek kardeşler dedeyle birlikte bulunduklarında hiçbir şeyalamayacakları gibi, erkek kardeşlerin oğulları da -öz kardeş bile olsalar- mirastan payalamazlar. Dede ve erkek kardeşlerle birlikte ashab-ı feraizden bir kişi bulunduğunda önce onların hissesi verilir, sonra dedeye mirasçılarla birlikte eşit bölüşmek, kalanın üçte birini almak ve mirasın altıda birini almak seçeneklerinde lehine en uygun olanı verilir. Dedenin hissesi Ekderiyye hariç altıda birden eksik olmaz. Tahav! şöyle demiştir: Hişam'ın nakline göre Muhammed b. el-Hasen dede konusunda hüküm vermemiştir. Ebu Yusuf, İbn Ebu Leyla dede konusunda Hz. Ali'nin görüşünü esas alırlardı. Ahmed b. Hanbel'in yaklaşımı ise dedenin (miras açısından) erkek kardeşlerden birisi gibi olduğudur. Mirasın üçte biri dedenin daha çok lehine olduğunda onu alır. Ashab-ı feraizle birlikte bulunduğunda ise onlar hisselerini aldıktan sonra kardeş gibi bölüşme, mirasın kalanının üçte birini alma ya da tümünün altıda birini alma seçeneklerinden lehine en uygun olanı alır. Yukarıda işaret edilen Ekderiyye'ye merbaatü'l-cemaa da denilir. Çünkü onlar mirasçıların dört kişi oldukları noktasında icma etmişler, ancak hisseleri açısından ihtilaf etmişlerdir. Söz konusu mirasçılar, koca, anne, kız kardeş ve dededir. Bu durumda koca mirasın yarısını alırken, anne üçte birini, dede altıda birini, kız kardeş ise yarısını alır. Burada meselenin paydası genişletilerek miras 27 hisse üzerinden bölüştürülür. Buna göre 27 nin 9'unu koca, 6'sını anne, 4'ünü kız kardeş ve 8'ini dede alır. Bazıları bu meseleyi şu şekilde şiir dizelerine dökmüşlerdir. Bilir misin dört kişinin mirastan hissesini? Hesapla her birinin bu mirastan hissesini! Birisi alır tüm serveti n üçte birini (eş), İkincisine verirler geri kalanın üçte birini (anne) Üçüncü de bundan sonra alır kalanın üçte birini (kız kardeş) Nedir hissesi dördüncünün? Yokla bakalım bilgini! (dede)
İbn Abbas şöyle demiştir: "Miras olarak kalan mal, çocuklara aitti. Vasiyet de (ilk zamanlar) ana baba için yapılıyordu. Allahu Teala bundan dilediği kısmı nesh etti ve erkeğe iki dişinin payı hisse tahsis etti. Ölen kişinin anne ve babasından her birine altıda bir, hanımına (çocuğu olauğu takdirde) sekizde bir, (bulunmadığında) dörtte bir ayırdı. Kocaya (ölenin çocuğu bulunmadığında) yarısını ve (çocuğu bulunduğunda) dörtte birini verdi." Fethu'l-Bari Açıklaması: Koca, hiçbir durumda mirastan mahrum olmaz. Ancak ölen eşin çocuğu bulunduğunda hissesi yandan dörtte bire iner. İmam Buhari bu konuda "Miras olarak kalan mal, çocuklara aitti. Vasiyet de (ilk zamanlar) ana baba için yapılıyordu ... " hadisini zikretmiştir. Bu hadis daha önce Vasaya bölümünde geçmişti ve biz orada bu hadisin gerek senet ve gerekse metin yönünden uzun uzun açıklamasını yapmıştık. İbnü'I-Müneyyir şöyle demiştir: İmam Buharl'nin ayet delili konuya gayet açık olarak işaret ettiği halde İbn Abbas hadisini delilolarak göstermesi, ayetin nüzul sebebini belirtmek ve onun tevil edilmeksizin ve nesih de sozkonusu olmaksızın zahiri üzere olduğuna işaret etmek içindir. Süheylı anne ve babadan her birine mirasın altıda birinin tahsis edilmesindeki hikmeti şu şekilde açıklamıştır: Anne ve babaya mirastan eşit şekilde pay verilmesi, hisselerinin bu miktarın altına düşmemesi ve mesela çocuklar çok olduğu takdirde mağdur olmamaları amacına yöneliktir. Ölenin çocukları veya erkek kardeşleri varken anne ve babanın mirastan eşit olarak payalmaları, her birinin ölen çocuklarını yetiştirme ve benzeri fedakarlıklarına karşılıktır. Ölenin çocuğu ve erkek kardeşleri bulunmadığı takdirde baba, anneye nazaran daha fazla payalır. Çünkü onun harcamada bulunma, yardım etme ve benzeri ayrıcalıkları vardır. Annenin bu durumu ise çocuğun hayatta iken ona iyilik açısından babasına üstün tutulması isteği ile telafi edilir
Ebu Hureyre r.a. şöyle demiştir: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Lihyan oğullarından bir kadının ölü olarak düşen ce nın i için gurre yani bir köle veya bir cariye verilmesine hükmetti. Sonra hakkında.gurre ile hükmettiği kadın vefat edince Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem O kadının mirasının oğullarına ve kocasına ait olduğuna ve ödeyeceği diyeti asabesinin ödemekle yükümlü olduğuna hükmetti. Fethu'l-Bari Açıklaması: Karı-kocadan hiçbirinin herhangi bir şekilde miras hakları sakıt olmaz. Aksine çocuk kocanın miras payını yarıdan dörtte bire, kadınınkini ise dörtte birden sekizde bire düşürür. İmam Buhari bu konuda bir başka kadına vurup, çocuğunun düşmesine sebep olan kadın hakkında verilen hükmü Ebu Hureyre'den nakletti. Bu olayda vuran kadın daha sonra ölür. Nebi s.a.v. cenin hakkında gurre ile hükmeder ve bunu katil olan kadının asabesinin ödemek zorunda olduğunu ve kendi mirasının ise çocuklarına ve kocasına kalacağını belirtir. Bu hadisin geniş bir açıklaması ileride inşaallah Diyat bölümünde gelecektir
Esved şöyle demiştir: Muaz b. Cebel, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in zamanında bizim aramızda kız için yarım, kız kardeş için de yarım paya hükmetti. Hadisi nakleden ravilerden Süleyman b. Mihran "Bizim aramızda hükmetti" derken, "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem zamanında" cümlesini zikretmemiştir
Huzeyl b. Şurahbil, (Kız, oğlun kızı ve kız kardeş mirası) konusunda elbette Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hükmettiği gibi hüküm vereceğim -veya Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu ki- diyerek söze başlamış ve kız için yarım, oğlun kızı için altıda bir ve kızkardeş için de asabe yoluyla geri kalan üçte bir verileceğini söylemiştir. Fethu'l-Bari Açıklaması: İbn Battal şöyle demiştir: Bilginler, kız kardeşlerin ölünün kızlarıyla birlikte bulunduklarında asabe oldukları konusunda icma etmişlerdir. Buna göre kız kardeşler, kızlardan arta kalan mirası alırlar. Bir kimsenin geriye sadece kızı ve kız kardeşi kalsa Muaz'ın rivayet ettiği hadise göre kızı yarısını, kız kardeşi de kalan yarısını alır. Buna karşılık iki kız ve bir kız kardeşi kalacak olsa, kızlar mirasın üçte ikisini alırken kız kardeş kalan üçte birini alır. Bir kimsenin öldükten sonra geriye kızı, kız kardeşi, oğlunun kızı kalsa İbn Mesud hadisine göre kızı mirasın yarısını alırken, oğlunun kızı, bu payı 2/3'e çıkaracak hisseyi alırken, kız kardeşi de geriye kalanı alır. Çünkü kızlar 2/3'ten daha fazlasına mirasçı olamazlar. Bu konuda İbn Mesud'a, İbn Abbas'tan başka muhalif olan olmamıştır. Çünkü İbn Abbas şöyle diyordu: Kız, mirasın yarısını alırken, kalanı asabenindir. Kız kardeş ise hiçbir şeyalamaz. Aynı şekilde ölenin kızıyla, oğlunun kızı mirasın 2/3'ünü alırken, kalanı asabenindir. Ölünün asabesi olmadığında ise kalan kısım kıza veya kızlara iade edilir. Bu konudaki hüküm daha önce geçmişti. İbn Battal şöyle devam eder: Zahiriler hariç bu konuda İbn Abbas'a katılan olmamıştır. İbn Battal şöyle devam eder: Çoğunluğun delili akli açıdan şöyledir: Allahu Teala'ın "Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölür de onun bir kız kardeşi bulunursa ... "(Nisa 176) ayet-i kerimesinde "çocuğun olmaması", kız kardeşin mutlak olarak mirastan payalmasının değil, diğer varislerle bölüştüğü payını almasının şartı kılınmıştır. Şart bulunmadığında hisse sakıt olur. Bu onun başka bir manada mirasçı olmasına engel değildir. Tıpkı erkek kardeşin kız kardeşine mirasçı olmasının onun çocuğunun bulunmaması şartına bağlanması gibi. Erkek kardeş, kız kardeşine -onu!) çocuğu olmadığı takdirde- mirasçı olur. Bilginler, erkek kardeşin kız kardeşine onun kızı ile birlikte mirasçı olabileceği noktasında icma etmişlerdir. Bu mesele kocanın mirasın yarısını alabilmesi için ölenin çocuğunun olmamasının şart olmasına benzemektedir. Bu, kocanın ölenin kızıyla birlikte bulunduğunda mirasın yarısını almasına man i değildir. Koca yarının yarısını hissesi olarak, kalan yarıyı da -mesela ölen kadının amcaoğlu ise- asabe olarak alır. Kız kardeş de açıklamasını yaptığımız durumda aynen böyledir. Doğruyu en iyi Allah Teala bilir
Cabir r.a. şöyle demiştir: Ben hasta iken Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem yanıma geldi. Abdest suyu istemiş ve abdest almış. Sonra abdest suyundan benim üzerime serpmiş. Bunun üzerine baygınlıktan ayıldım ve "Ya Resu:allah! Benim (mirasçı olarak) ancak kız kardeşlerim vardır" dedim. Bunun üzerine feraiz ayet i indi. Fethu'l-Bari Açıklaması: İmam Buhari bu konuda Feraiz bölümünün en başında yer alan Cabir hadisini zikretmiştir. Hadise burada da yer verilmesinin amacı Cabir'in "Benim (mirasçı olarak) ancak kız kardeşlerim vardır" şeklindeki ifadesidir. Çünkü bu ifade onun çocuğunun olmadığını kesin olarak belirtmektedir. Müellif buradan erkek kardeşlerin mirastan evleviyetle payalacakları sonucunu çıkarmıştır. Imam Buharl'nin önce kız kardeşlerden söz etmesi, hadis-i şerifte onların açık olarak ifade edilmelerindendir. İbn Battal şöyle demiştir: Bilginler, ana-baba bir erkek kardeşlerle baba bir kardeşlerin, ölenin oğluyla (oğlunun oğlu, oğlunun oğlunun oğlu ... da aynıdır) birlikte bulunduklarında ona mirasçı olacakları, babayla birlikte bulunduklarında olamayacakları noktasında görüş birliği etmilerdir. Fıkıh bilginleri daha önce işaret edildiği üzere sözü geçen varislerin öleı.:n dedesiyle birlikte bulunmaları durumunda mirastan pay alıp alama'acakları noktasında ihtilaf etmişlerdir. Bunun dışında kız kardeşlerden birisi hissenin yarısını alırken, iki kız ve daha fazlası üçte ikisini alırlar. Erkek kardeş ise tamamını alır. Bundan daha fazla mirasçı bulunduğunda mirası ortaklaşa böıüşürler. Mirasçılar erkek ve kız kardeşler şeklinde iseler Kur'an-ı Kerim'in açıkça belirttiği üzere erkek, iki dişi hissesi alır. Bu konuda fıkıh bilginleri arasında herhangi bir ihtilaf yoktur. Ancak bir kadının geriye kocası, annesi ve ana bir iki kız kardeşiyle, ana-baba bir erkek kardeşi kaldığı takdirde çoğunluğu oluşturan bilginler, bunların tümü mirastan payalır derlerken, Hz. Ali, Ubey, Ebu Musa ana-baba bir bile olsalar erkek kardeşlerin ana bir erkek kardeşlerle birlikte bulunduklarında mirasçı olamayacaklarını söylemişlerdir. Çünkü onlar asabedirler. Oysa ashab-ı feraiz mirasın tamamını almış bulunmaktadır. KCıfelilerden bir grup da aynı görüşü ileri sürmüşlerdir
Bera’ şöyle demiştir: En son inen ayet Nisa suresinin sonundaki "Senden fetva isterler. Deki: Allah; babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası hakkındaki hükmü şöyle açıklıyor" ayetidir. Fethu'l-Bari Açıklaması: İmam Buhari bu konuda Bera hadisine yer vermiştir. Ebu Davud'un elMerasil'inde nakline göre Ebu Seleme b. Abdurrahman şöyle anlatmıştır: Adamın biri Nebi s.a.v.'e gelerek "Ya Resulallah! Kelale nedir?" diye sordu. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Babası ve çocuğu olmayan bir kimsenin varisleri kelaledir" buyurdu. Müslim'in Sahih'inde nakline göre Hz. Ömer bir Cuma hutbesinde şöyle demiştir: "Benden sonraya kanaatimce kelaleden daha önemli bir şey bırakmıyorum. Nebi s.a.v.'e kelale hakkında_başvurduğum kadar, başka bir konuda başvurmuş değilim. Sonunda Resulullah s.a.v. parmağı ile göğsümü dürterek şöyle dedi: "Nisa suresinin sonundaki yazın inen ayet sana yetmiyor mu?" Kelalenin açıklaması konusunda bilginler ihtilaf etmişlerdir. Çoğunluğa göre kelale, çocuğu ve babası olmayan kişidir. Fıkıh bilginleri, ölünün kızıyla birlikte mirasçı olarak kalan kız kardeşin onunla birlikte mirastan payalıp alamayacağı noktasında ihtilaf etmişlerdir. Bilginler aynı şekilde dedenin baba gibi kabul edilip, onun mirasçı olarak bulunması durumunda kardeşlerin mirastan payalıp alamayacağı noktasında da ihtilafa düşmüşlerdir. İbnü'l-Müneyyir şöyle der: Kelale ayetine dayanarak kız. kardeşlerin asabe olacakları sonucunu çıkarmak son derece hoştur. Feraiz ayetlerinde yerleşen usul şöyledir: Kız kardeşler hakkında zikri geçen şart, mirasçı olup olmadıkları ile ilgili değil, onların alacakları hissenin miktarı ile ilgilidir. Buradan anlaşılan şudur: Miras miktarının değişmesi için şart bulunmadığı takdirde bu sözkonusu usuldendir. Ana-babanın miras paylarını düzenleyen ayette mirasın miktarı değişirken, mirasçı olmak durumu değişmemektedir. Aynı durum koca ve karı için de geçerlidir .. Buna kıyas ederek kız kardeş hakkında şöyle bir kural çıkarılabilir: Ölenin çocuğu olmadığı takdirde kız kardeş mirasın yarısını alır. çocuğu olduğu takdirde miktarı değişir ama mirasçı olma durumu değişmez. Bu konuda asabe olmaktan başka değişikliğin sözkonusu olan bir başka miktar yoktur. Bundan kız kardeşin ölen kişinin oğluyla birlikte bulunması durumunda mirastan payalacağı sonucu çıkarılmamalıdır. Çünkü o bilginlerin İcmaı ile istisnadır. Dolayısıyla onun dış ındakiler aslı üzere kalırlar. Doğruyu en iyi Allahu Teala bilir
Ebu Hureyre r.a.'in nakline göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Ben mu'minlere kendi öz nefislerinden daha yakınımdır. Her kim ölür de arkasında bir mal bırakırsa, malı mirasçılarına, asabesine aittir. Her kim de arkasında borç veya kendi ihtiyaçlarını göremeyen aciz kimseler bırakırsa ben onun velisiyim. Ben o kimse için çağrıImm
İbn Abbas'ın nakline göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Miras paylarını sahiplerine veriniz. Bu paylardan geri kalan herhangi bir şey de baba tarafından en yakın olan erkek kişiye aittir." Fethu'l-Bari Açıklaması: İmam Buharl'nin attığı başlığı şu şekilde açıklamak mümkündür: Bir adam bir kadınla evlenir. Kadın ondan bir erkek çocuk dünyaya getirir. Sonra aynı adam, başka bir kadınla evlenir. O kadın da bundan bir erkek çocuk doğurur. Sonra adam ikinci kadından ayrılır. O ikinci kadınla bu kişinin erkek kardeşi evlenir. Kadın ondan da bir kız doğurur. Bu kız, ikinci oğlanın ana bir kız kardeşi ve amcasının kızıdır. Sonra bu kız da amcaoğlu olan birinci oğlanla evlenir. Sonra bu kadın ölür, geriye birisi ana bir erkek kardeş, diğeri de kocası olan iki amcaoğlu bırakmış olur. Hz. Ali'nin yaptığı taksime göre koca mirasın yarısını alır. Ana bir erkek kardeş altıda birini alırken, geriye kalan aralarında ortaklaşa bölünür. Kısacası erkeğe kadının kocası olduğu için mirasın yarısı verilirken, diğerine ana bir erkek kardeşi olduğu için altıda biri verilir. Geriye mirasın üçte biri kalır. Bu da asabe olma hasebiyle aralarında böıüştürüıür. Böylece koca mirastan kocalık hissesi ve asabe olması hasebiyle üçte ikisini alırken, diğeri miras hissesi ve asabe olarak üçte birini alır. İbn Battal şöyle demiştir: Zeyd b. Sabit ve çoğunluğu oluşturan fıkıh bilginleri bu konuda Hz. Ali'ye katılmışlardır. Hz. Ömer ve İbn Abbas ise şöyle demişlerdir: Kocanın hissesinden arta kalan malın tamamı, iki akrabalığı kendisinde bulundurana verilir. O kişi altıda birini normal hissesi olarak alırken, kalan üçte birini asabe olarak alır. Hasan-ı Basrı, Ubey, Sevr, Zahirilerin görüşü bu doğrultudadır. Bu görüşü savunanlar birisi ana baba bir, diğeri baba bir olan iki erkek kardeş hakkında var olan icmaı delil .olarak göstermişlerdir. İcmaa göre bu durumda ana baba bir erkek kardeş annesi hasebiyle daha yakın olduğu için malın tamamını alır. Çoğunluğu oluşturanların delilleri ise Buharl'nin Ebu Hureyre hadisinde işaret ettiği husustur. "Her kim ölür de arkasında bir mal bırakırsa onun malı mirasçılarına, asabesine aittir" hadisinde "mevali'l-asabe" amcaoğullarıdır. Hadiste Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem amcaoğullarını eşit tutmuş, birini diğerine üstün tutmamıştır. "Ben o kimse için çağrı lı rı m " cümlesini İbn Battal şöyle açıklamıştır: Borcunu ödemek ve geride bıraktığı ihtiyaçlarını göremeyen acizlerin ihtiyaçlarını gidermek için beni çağırın
İbn Abbas "(Erkek ve kadından) her biri için, ana, baba ve akrabanın bıraktığından (hisselerini alacak olan) varisler kıldık. "(Nisa 33) ayetini okumuş ve şöyle demiştir: Muhacirler Medine'ye geldikleri zaman Ensara -Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in aralarında kurmuş olduğu kardeşlik sebebiyle- kendi hısımları değil, bunlar mirasçı olurlardı. Nihayet "(Erkek ve kadından) her biri için, ana, baba ve akrabanın bıraktığından (hisselerini alacak olan) varisler kıldık" ayeti,devamındaki "yeminlerinizin bağladığı kimselere de paylarını verin" ayetini nesh etmiştir. Fethu'l-Bari Açıklaması: İmam Buharl'nin bu başlığı atmaktaki geyesi, zevi'l-erham'ın mirastan pay alıp, alamayacaklarını açıklamaktır. Zevi'l-erham on sınıf olup şunlardır: Dayı, teyze, ananın babası, kızın oğlu, kız kardeş oğlu, erkek kardeşin kızı, amca kızı, hala, ana bir amca, ana bir erkek kardeşin oğlu ve ölene bu bunlardan herhangi biriyle bağlanan kimse. Zevi'l-erham'ın mirastan payalacağını söyleyen bilginler, bunların içerisinde en öncelikli olanın kızın oğuııarı, sonra kız kardeş oğuııarı, sonra erkek kardeş kızları, sonra sırasıyla amca, hala, dayı ve teyze olduklarını söylemişlerdir. Zevi'l-erham'dan iki kişi birbiriyle eşit olduğunda ashab-ı feraiz veya asabeye daha yakın olana öncelik verilir. Burada hadise yer verilmesinin sebebi "(Erkek ve kadından her biri için, ana, baba ve akrabanın bıraktığından (hisselerini alacak olan) varis kıldık" ayetinin "yeminlerinizin bağladığı kimselere de paylarını verin" ifadesini nesh etmiş olduğunu vurgulamaktır. İbn Battal şöyle demiştir: Müfessirlerin çoğunluğuna göre "(Erkek ve kadından) her biri için ... " ayetini nesh eden, Enfal suresindeki "Allah'ın kitabına göre yakın akrabalar birbirlerine (varis olmağa) daha uygundur"(Enfal 75) ayet-i kerimesidiL Ebu Ubeyd, enNasih ve'l-Mensuh'ta bunu kesin bir dille ifade etmektedir. Biz de şunu ekleyelim: Ebu Davud hasen bir isnadla İbn Abbas'tan bu hadisi rivayet etmitir. İbn Battal şöyle demiştir: Fıkıh bilginleri zevi'!-erham'ın mirastan payalıp, almayacağı noktasında farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Zevi'l-erham ayette kendilerine hisse takdir edilmemiş ve asabe de olmayan kimselerdir. Hicaz ve Şam bilginleri, onların mirastan pay alamayacakları kanaatine varmışlardır. KCıfe fıkıh bilginleriyle Ahmed b. Hanbel ve İshak ise, miras alacakları hükmünü benimsemiştir. Bunlar, görüşlerini "Allah 'ın kitabına göre yakın akrabalar birbirlerine (varis olmağa) daha uygundur" ayetine dayandırmışlardır. Diğerleri ise şöyle demişlerdir: Bu.ndan maksat, Allah'ın kitabında kendilerine herhangi bir hisse ayrılan kimselerdir. Çünkü Enfal ayeti mücmeldir. Miras ayeti ise onu tefsir etmektedir. Bu bilginlerin hadisten delilleri ise "Her kim ölür de arkasında bir mal bırakırsa, o asabesine aittir." Bu bilginler ifadeyi zahiri üzere bırakma noktasında görüş birliği etmişler ve azad edilen kölenin öldüğünde geride bıraktığı malın mevlalarına (onu azad edenlere) değil, asabelerine miras kalacağını, asabeleri olmadığı takdirde zevi'l-erhamına• değil, mevlalarına intikal edeceğini ifade etmişlerdir ve zevi'l-erham'ın mirastan payalıp almayacağı noktasında ihtilaf etmişlerdir. Ebu Ubeyd şöyle demiştir: Irak bilginlerine göre ashab-ı feraiz hissesini aldıktan sonra ölenin asabesi olmadığı takdirde kalan miras ashab-ı feraize reddedilir. Asabe olduğu takdirde ise hem ashab-ı feraize ve h.em de asabeye red yapılır. Bunlarolmadığı takdirde miras zevi'l-erhama verilir. ıbn Mesud zevi'l-erhamdan her birini, ölüye kimin vasıtası ile mirasçı oluyorsa onun yerine ko'yardı. Sahih bir isnadla nakledilen bir habere göre İbn Mesud halayı baba, teyzeyi anne gibi kabul eder ve mirası aralarında ikili birli taksim ederdi. Hz. Ali'nin anne dururken kıza mirası reddetmediği nakledilir. Bu grup bilginlerin delillerinden birisi de "Dayı varisi olmayanın varisidir"(Tirmizi, Feraiz) hadisidir. Bu hadis hasen olup, Tirmizi ve başkaları tarafından nakledilmiştir
İbn Ömer r.a.'in nakline göre adamın biri Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in zamanında hanımıyla mülaane yaptı ve kadının çocuğunu (n kendinden olduğunu) kabul etmedi. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem aralarını ayırdı, boşanmalarına hükmetti, çocuğa da kadının nesebini verdi. Fethu'l-Bari Açıklaması: İmam Buharl'nin bu başlığı kullanmaktan maksadı kadının kocasıyla mülaanesine konu olan çocuğa mirasçı olup olmayacağıdır. İmam Buhari burada İbn Ömer' in mülaane konusundaki muhtasar hadisine yer vermiştir. Bu hadisin açıklaması lian bölümünde daha önce geçmişti. Burada hadise yer verilmesinin amacı "çocuğa da kadının nesebini verdi" cümlesidir. Selef bilginleri bir kimsenin nesebini kabul etmediği çocukla arasında miras cereyan etmeyeceği noktasında ittifak etmekle birlikte, onun nesebinin annesine verilmesinin ne anlama geldiği meselesinde ihtilaf etmişlerdir. Hz. Ali ve İbn Mesud kocasıyla mülaane yapmış kadının oğlu hakkında şöyle demişlerdir: "Bu çocuğun asabesi annesinin asabesidir.Çocuk onlara, onlar da çocuğa mirasçı olurlar." Bu haberi İbn Ebi Şeybe rivayet etmiştir. İbrahim en-Nehaı ve Şa'bl'nin görüşü de bu doğrultudadır. Hz. Ali ve İbn Mesud'un sadece çocuğun annesini asabe kabul ettikleri ve malın tamamının ona verileceğini söyledikleri, naklediimiştir. Anne, çocuktan önce öldüğü takdirde çocuğun malı annenin asabesine aittir. Aralarında Hasan-ı Basrl, İbn Sırın, Mekhul, Sevrı, -bir rivayete göre- Ahmed b. Hanbel'in de bulunduğu bir topluluk bu doğrultuda hüküm vermişlerdir. Hz. Ali'den nakledilen bir rivayete göre mülaane yapmış olan kadın çocuğuna mirasçı olur. Anneden olan erkek kardeşleri de anneye mirasçı olur. Mirastan herhangi bir şeyarttığında o kısım da beytü'l-male intikal eder. Zeyd b. Sabit, bilginlerin çoğunluğu ve belli başlı büyük şehirlerdeki fıkıh bilginlerinin (fukahu'l-emsar) ekseriyeti bu görüştedir. İmam Malik şöyle demiştir: Ben ilim ehli bilginleri bu yaklaşımı benimser gördüm. Şa'bl'nin şöyle dediği naklediImiştir: KufeIiler, Hz. Osman zamanında Hicaz' a birisini göndererek mülaane yapmış kadının' oğlunun miras hükmünü sordular. Hicazlılar onlara çocuğun mirasının annesine ve annesinin asabesine kalacağını haber verdiler
Aişe r.anha şöyle demiştir: Utbe b. Ebi Vakkas, kardeşi Sa'd b. Ebi Vakkas'a "Zem'an'ın cariyesinin oğlu Abdurrahman bendendir. Bu çocuğu almalısın" diye vasiyet etmişti. Mekke'nin fethi yılı olunca Sa'd b. Ebi Vakkas çocuğu yakaladı ve "Bu kardeşim Utbe'nin oğludur. Bunun nesebinin kendisine verilmesini bana vasiyet etmiştir" dedi. Bunun üzerine Abd b. Zem'a ayaklanıp "Bu, benim kardeşimdir; babamın cariyesinin oğludur. Babamın yatağında doğmuştur" dedi. Her iki taraf anlaşmazlığı çözmek üzere Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gittiler. Sa'd b. EbiVakkas "Ya Resulallah! Bu çocuk, kardeşim Utbe'nin oğuludur. Nesebinin kendisine verilmesine dair bana vasiyeti vardır" dedi. Abd b. Zem'a da "Bu, benim kardeşimdir ve babamın cariyesi doğurmuştur; babamın yatağında dünyaya gelmiştir" dedi. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Ey Abd b.Zem'a! Çocuk sana aittir. Çünkü çocuk kimin yatağında dünyaya ge/mişse onundur. Zina eden için de mahrumiyet vardır" buyurdu. Hz. Nebi saııallahu aleyhi ve sellem (çocuğun sima itibariyle Utbe'ye benzediğini görerek) eşi Sevde binti Zem'a'ya dönerek "Ey Sevde! Bundan sonra Abdurrahman'ın karşısında tesettürde bu/un" buyurdu. Bundan sonra Abdurrahman, Sevde vefat edip, Allahu Teala'ya kavuşuncaya kadar bir daha onu görmedi.
Ebu Hureyre r.a.'in nakline göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Çocuk kimin yatağında dünyaya ge/mişse onundur" buyurmuştur. Fethu'l-Bari Açıklaması: Hattabi ve ona uyarak lyaz, Kurtubi ve başka bilginler şöyle demişlerdir: Cahiliye dönemi insanları cariye alırlar ve onları her gün kendilerine belli bir bedeli ödemekle yükümlü tutarlardı. Bundan dolayı cariyeler fuhuş yoluyla para kazanırlardı. Cahiliye dönemi insanları -nikah bölümünde değindiğimiz üzerezina eden kimseler, çocuğun nesebinin kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri takdirde o nesebi iddia edene verirlerdi. Yukarıdaki hadiste adı geçen Zem'an'ın bir cariyesi vardı. Zem'a arasıra bunun yanına gelip gidiyordu. Derken hamile olduğu anlaşıldı. Utbe b. Ebi Vakkas çocuğun kendinden olduğunu iddia ederek kardeşi Sa'd'a onun nesebinin kendisine verilmesini vasiyet etti. Sa'd b. Ebi Vakkas bu çocuk hakkında Abd b. Zem'a ile anlaşmazlığa düştü. Sa'd, Abd'e "Cahiliye döneminde geçerli kurallaragöre o çocuk kardeşimin oğludur" dedi. Abd ise "İslam' da yerleşik kaideye göre o benim kardeşimdir" cevabını verdi. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem cahiliye hükmünü ortadan kaldırıp, çocuğun Zem'a'ya ait olduğu hükmünü verdi. lyaz, Hattabl'nin "çocuğun nesebinin kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri takdirde" cümlesini "anne bunu itiraf ettiğinde" şeklinde değiştirmiştir. Kurtubi ise görüşünü her iki yaklaşıma dayandırarak şöyle demiştir: çocuğun nesebi cahiliye döneminde Utbe'ye verilmemişti. Bu ya Utbe'nin çocuğun nesebinin keı;ı.dine ait olduğunu iddia etmediğinden ya da annenin çocuğun Utbe'ye ait olduğunu kabul etmemesinden kaynaklanıyordu. Biz de şunu belirtelim: Nikah bölümünde Hz. Aişe radıyallilhu anhil'dan naklen bir hadis yer almıştı. O hadis cahiliye insanlarının bir olayda annenin babaya nesep vermesini kabul ettiklerini teyid ederken, bir başka olayda kaiflerin nesep verdiklerini gösteriyordu. Sözkonusu rivayet "Cahiliye döneminde nikah dört çeşitti" şeklinde başlırdu. Bu hadiste konumuzia ilgili olarak şu ifadeler yer almaktaydı: "Sayıları onu bulmayan bir topluluk bir araya gelir ve kadının yanına girerek her biri onunla ilişkide bulunurdu. Kadın hamile kalıp, çocuğunu doğurduğunda ve birkaç gece geçtiğinde onlara haber gönderirdi ve erkeklerin tümü kadının yanında bir araya gelirlerdi. Kadın 'çocuğu dünyaya getirdim ey filanca o senin oğlundur' der ve kadının çocuğunun nesebi o erkeğe verilirdi. Erkek bunu reddedemezdi." Aynı rivayette şu ifadeler de yer almaktadır: "Nikah çeşitlerinden birisi de facir ve fahişelerin nikahı idi. Bu tip kadınlar kapıları üzerine bir bez asarlardı. Onları arzulayan erkekler odalarına girerdi. Bu kadınlardan herhangi biri hamile kalıp çocuğunu doğurduğunda kaif1er oraya toplanır, sonra kadının çocuğunun nesebini kaifin uygun gördüğü bir erkeğe verirlerdi. Erkek bunu reddedemezdi." Zem'a'nın cariyesi olayına uygun düşen bu son rivayettir. Yukarıda anlatılan kıssadan çocuğa neseb verilmesinin sadece babaya mahsus olmadığı, tam tersine erkek kardeşin baba adına nesep kabul edebileceği sonucu çıkarılmıştır. Şafiilerin ve bir grup fıkıh bilgininin görüşü bu doğrultudadır. Ançak erkek kardeşin mirastan payalıyor olması veya diğer vereselerin bunu kabul etmeleri, çocuğun adı geçen erkekten dünyaya gelmesinin imkan dahilinde olması, çocuğun akıl (akıl sağlığı yerinde) ve ergenlik çağına gelmişse bunu kabul etmesi ve çocuğun babasının bilinmemesi şarttır. Ancak bu görüş, Zem'a'nın Abd'dan başka da mirasçısı olduğu ileri sürülerek tenkit edilmiştir. Bu itiraza Zem'a'nın, Sevde hariç oğlu Abd'dan başka varisi yoktu şeklinde cevap verilmiştir. Zem'a kafir olarak ölseydi kendisine Abd'dan başkası var is olamazdı. Onun Müslüman olması takdirinde ise kendisine kızı Sevde varis olacaktı. Sevde'nin bu konuda erkek kardeşini ve kil etmiş olması veya onun da çocuğu kabul etmiş bulunması ihtimali vardır. İmam Malik ve bir grup fıkıh bilgini nesep kabul etmenin sadece babaya aitolduğu görüşünü benimsemişler ve nesep vermenin sadece Abd b. Zem'a'nın nesebinin verilmesiyle sınırlı olmadığı şeklinde cevap vermişlerdir. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in buna -Zem'a'nın o kadınla ilişkiye girdiğini itiraf etmesi gibi- herhangi bir şekilde muttali olmuş bulunma ihtimali vardır. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem çocuğun dünyaya geldiği yatağın sahibine ait olduğu hükmünü vermiştir. Çünkü o "Çocuk sana aittir" dedikten sonra "Çocuk kimin döşeğinde dünyaya gelmişse onundur" buyurmuştur. Zira dinimiz bu çocuğun zina eden erkeğe verilmesini yasaklayınca, geriye yatak sahibinden başkası kalmamıştır. Bu görüşe vasinin vasiyet edenin çocuğunun nesebini -bunu kendisine vasiyet ettiği takdirde- onun adına almasının caiz olduğu hükmünü delil olarak göstermişlerdir. Bu durumda kendisine vasiyet edilen kişi, vasiyet denin bu konudaki vekili gibi olur. Eşhas bölümünde bu konuda bir başlık geçmişti. Yine bu hükümden cariyenin ilişki sebebiyle döşek olacağı hükmü çıkarılmıştır. Efendi cariyesiyle ilişkide bulunduğunu itiraf ettiğinde veya bu herhangi bir yolla sabit olduğunda cariye ilişkiden sonra çocuk doğuracak bir sürenin ardından doğum yaptığında -tıpkı nikahlı eşte olduğu gibi- çocuğun nesebinin kendine ait olduğunu kabul etmesine gerek kalmaksızın nesep kendiliğinden babaya ait olur. Fakat eş, sırf nikah akdiyle döşk haline gelir. Dolayısıyla nesebin babaya verilmesi için hamileliğin grektirdiği makul bir sürenin geçmesi hariç başka bir şart aranmaz. Çünkü eş cinsel ilişkide bulunmak için nikahlanılır. Dolayısıyla nikah akdi onunla ilişki gibi kabul edilir. Cariye ise böyle değildir. Çünkü cariye başka amaçlarla da edinilir. Onun açısından cinsel ilişki şarttır. Bundan dolayı iki kız kardeşle ilişki caiz değilken, onları cariye olarak mülkiyette bulundurmak caiz görülmüştür. Çoğunluğu oluşturan fıkıh bilginlerinin görüşü bu doğrultudadır. Hanefilerden bir görüşe göre bir cariye efendisinden çocuk doğurup, nesebi kendisine verilmedikçe doğurduğu çocuk onun yatağında doğmuş kabul edileme? Bundan sonra cariyenin doğurduğu her çocuğun nesebi, baba inkar etmedikçe kendisine aittir. Hanefilerden nakledilen bir görüşe göre bir kimse cariyesi ile ilişkide bulunduğunu itiraf etse ve cariyesi hamile kalıp doğurması mümkün olan bir süre geçtikten sonra çocuk doğursa bu çocuk o kişiye aittir. Cari ye bu kişiden önce çocuk doğursa ve sonra efendi çocuğun nesebini kabul etse Hanbelilerde tercih edilen görüşe göre daha sonraki çocuCıun nesebi yeni bir ikrar olmadıkça babaya verilmez. Birinci görüşün tercih e degr olduğu gayet açıktır. Çünkü Zem'a'nın bu cariyeden başka bir çocuğunun daha olduğu nakledilmemiştir. Bütün fıkıh bilginleri cariyenin ancak ilişkiyle yatak ortağı haline geleceği noktasında görüş birliği etmişlerdir. Hadiste geçen "tesaveka" fiili, Sa'd b. Ebi' Vakkas Abd b. Zem'a birlikte Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gittiler. Her ikisi de adeta diğerini Efendimiz'e doğru iter gibiydi. İbn Abdilberr şöyle demiştir: Hicaz bilginlerine göre cariyenin efendisi onun yanına girip çıktığını ikrar ettiğinde müstefreşe olur. Irak bilginlerine göre ise efendi cariyeden dünyaya gelen çocuğu kabul ettiğinde cariye müstefreşe haline gelir ve dOğuracağı çocuk müşterek yatakta doğmuş kabul edilir. Mazeri' şöyle demiştir: Bu hadisten erkek kardeşin kardeşi adına nesep kabul edebileceği anlaşılmaktadır. Bu, ölenin o kardeşten başka mirasçısı olmadığı takdirde geçerlidir. Zina edene mahrumiyet vardır demek, onun için kaybetme ve mahrumiyet söz konusudur demektir. Çünkü hadiste geçen "el-aher" zina demektir. Burada "y haybet" kelimesi kişinin nesebinin kendisine ait olduğunu iddia ettiği çocuktan mahrum olması anlamına gelir. Araplar bu duruma düşen kişiye "lehu'lhacer" ve " fihi']-hacer ve't-turab" veya buna benzer şeyler söylerlerdi. Bazıları hadiste geçen "i el-hacer" kelimesinden maksadın recm edilmek olduğunu söylemişlerdir. Nevevi' şöyle demiştir: Bu yaklaşım zayıftır. Çünkü recm muhsan olan kişilere uygulanır. Sonra bir kimsenin recmedilmesi çocuğun nesebinin ondan alınmasını gerektirmez. Burada hadis çocuğun nesebinin iddia eden kişiden alınması konusunda zikredilmiştir. Hanemer "Bundan sonra Abdurrahman, Sevde vefat edip Allah'a kavuşuncaya kadar onu görmedi" cümlesine dayanarak Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in çocuğun nesebini Zem'a'ya vermediği sonucunu çıkarmışlardır. Çünkü eğer çocuğun nesebini Zem'a'ya vermiş olsaydı, çocuk Sevde'nin erkek kardeşi olacaktı. Bir kız kardeşe erkek kardeşinin karşısında tesettürde bulunması emredilmez. Çoğunluğu oluşturan fıkıh bilginleri ise Hanemerin bu yaklaşımına şöyle cevap vermişlerdir: Burada tesettür emri ihtiyattan dolayıdır. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem -sahih rivayet yollarıyla nakledildiği üzere- "Ey Abd! O senin kardeşindir" diyerek onun kardeşi olduğuna hükmetmiştir. Çocuk Abd'ın baba bir kardeşi olduğuna göre Sevde'nin de baba bir kardeşi olmaktadır. Fakat Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem çocukla Utbe arasındaki apaçık benzerliği görünce Sevde'ye ihtiyaten onun karşısında tesettürde bulunmasını emretmiştir. Hattabi' bu hükmün mu'minlerin annelerine ait bir özellik olduğuna işaret etmiştir. Çünkü onlar bu konuda başka kadınlar gibi değillerdir. Hattabi' şöyle demiştir: Benzerlik bazı yerlerde geçerli kabul edilir, ancak ondan daha güçlü bir emare bulunduğunda benzerliğe dayanılarak hüküm verilmez. Fıkıh bilginleri, kız alma yoluyla meydana gelen haramlık (sıhriyyet) doğurması açısından zina ilişkisinin helal yoldan yapılan ilişki hükmü doğuracağı sonucunu çıkarmışlardır. Çoğunluğun görüşü bu doğrultudadır. Rivayetin bu hükme delaleti şöyle olmaktadır: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem çocuğun Sevde'nin erkek kardeşi olduğuna hükmettikten sonra onun zina edene benzerliğinden do.layı eşine tesettürde bulunmasını emretmiştir. Kendisinden nakledilen meşhur rivayete göre İmam Malik ve Şafii şöyle demişlerdir: Zina ilişkisinin herhangi bir hukuki sonucu yoktur. Tam tersine zina eden erkek zina ettiği kadının annesiyle ve başka kocadan olan kızıyla evlenebilir. İmam Şafil bu hükme şöyle bir hüküm daha eklemiştir ki İbn Macişun da bu görüşünde kendisine katılmaktadır: Zina eden erkek, zina ettiği kadının doğurduğu kızla -kadın bu kızın o erkekten olduğunu bilse bile- evlenebilir
Aişe r.anha şöyle demiştir: Ben Berire'yi satın aldım. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana "Berfre'yi satın al. Çünkü vefa hakkı ancak azad edene aittir" buyurdu. Berire'ye bir koyun hediye edilmişti. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem "O koyun Berfre için sadakadır. Bizim için hediyedir" buyurdu. el-Hakem "Berire'nin kocası hür idi" demiştir. elHakem'in bu sözü mürseldir. İbn Abbas ise "Ben onu (Berire'nin kocasını) köle olarak gördüm" demiştir
İbn Ömer'in nakline göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Vela hakkı ancak azad edene aittir" buyurmuştur. Fethu'l-Bari Açıklaması: İmam Buharl'nin attığı bu başlık, buluntu çocuğun mirası ile ilgilidir. İmam Buhari böylece çoğunluğu oluşturan fıkıh bilginlerinin görüşünü tercih ettiğine işaret etmektedir. Bu bilginleregöre buluntu çocuk, hürdür ve onun velası beytü'lmala aittir. İmam Buhari bir de İbrahim en-NehaI' den buluntu çocuğun velasının onu bulana ait olduğu şeklinde nakledilen görüşün tercih e değer olduğuna işaret etmektedir. O bu görüşüne Hz•. Ömer'in Ebu Cemile'ye bulduğu çocuk hakkında söylediği "Git, o hürdür, nafakası bize aittir, velası sana aittir" şeklindeki ifadesini delilolarak göstermektedir. Bu haber Şehadet bölümünün baş taraflarında tam olarak muallak birşekilde nakledilmişti. Orada bu yaklaşıma cevc:p vermiş ve Hz. Ömer'in "Velası sana aittir" şeklindeki ifadesinin manasının, onu yetiştirecek ve bakımını yapacak olan sensin. Bu aza d etme velayeti değil, İslam velayetidir, şeklinde olduğunu belirtmiştik. Bu yaklaşımın delili merfu olarak rivayet edilen "Vela hakkı ancak azad edene aittir" hadisinin açık ifadesidir. Bu hadis köleyi azad etmeyenin vela hakkının olmayacağını gerekli kılmaktadır. Çünkü köle azad etmek azaddan önce onun üzerinde mülkiyet olmasını gerektirir. Daru'l-İslam'da bir çocuğu bulan ona malik olamaz. Çünkü insanlarda temel kuralonların özgür olarak dünyaya geldikleridir. Zira yolun kenarına bırakılmış olan çocuğun hür bir kimsenin çocuğu olması ihtimal dışı değildir. Dolayısıyla bu çocuk çalınamaz ya da böyle bir buluntu çocuk bir topluluğun cariyesinin çocuğu olabilir. Dolayısıyla onun mirası o topluluğa aittir. Çocuğun babası bilinmediğine göre o beytü'lmale teslim edilir ve kendisini bulan kimse onun efendisi olamaz
Abdullah b. Mes'ud şöyle demiştir: "Müslümanlar (köleleri) başıboş, velayet hakkı olmaksızın salıvermezlerdi. Cahiliye dönemi insanları ise onları başıboş salıverir, saibe yaparlardı
Esved'in nakline göre Aişe r.anha Berire'yi azad etmek için sahiplerinden satın almak istedi. Sahipleri de vela hakkının kendilerine ait olması şartını ileri sürdüler, Aişe r.anha "Ya Resulallah! Ben Berıre'yi hürriye tine kavuşturmak için satın almak istedim. Sahipleri onun velasının kendilerine ait olmasını şart koşuyorlar!" dedi. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Sen onu aza d et! VelCi hakkı ancak azad edene aittir -veya- sen bedelini ver" buyurdu. Ravi şöyle devam eder: Bunun üzerine Aişe r.anha Berıre'yi satın alıp, azad etti. Berıre hür olunca (köle bulunan kocasıyla nikahını fesh etme veya devam. hususunda) muhayyer kılındı. O da kendi nefsini(yani nikahının feshini) tercih etti ve "Bana şu kadar mal verilse bile artık onunla birlikte olmam" dedi. Esved "Berıre'nin kocası hür idi" demiştir. Ancak Esved'in sözü munkatıdır. İbn Abbas'ın "Ben onu bir köle olarak gördüm" sözü daha sahihtir. Fethu'l-Bari Açıklaması: İmam Buhari'nin attığı bu başlıktan maksat efendinin "Senin üzerinde kimsenin velası olmasın" veya "sen başıboş ol" dediği köledir. Efendi bu sözüyle onu azad etmek istemekte ve kimsenin üzerinde velahakkının bulunmasını arzu etmemektedir. Efendi bazen kölesine "Seni başıboş olarak azad ettim" veya "Sen başıboş olarak hürsün" de diyebilir. İlk iki cümlede efendinin köleyi aza d etme niyeti taşıması gerekirken, son ikisinde köle kendiliğinden hür olur. Yukarıda nakledilen hadis, el-İsmaili'nin tamamını Abdurrahman b. Mehdi, Süfyan vasıtasıyla Hüzeyl' e ulaştırdığı bir isnadla rivayet ettiği hadisin başlangıç kısmıdır. Bu hadis şöyledir: Adamın biri Abdullah'a gelerek "Ben kendime ait bir köleyi başıboş olarak azad ettim. Bu köle öldü ve geriye mal bıraktı. Hiçbir varisi de yoktur" dedi. "Bunun üzerine Abdullah b. Mesud dedi ki ... " Ravi bundan sonra yukarıdaki hadisi zikretti. Ancak farklı olarak şöyle bir rivayette bulundu: "Sen o kölenin velinimetisin. Mirası sana aittir. Eğer bu konuda günahtan kaçınmak ister veya sıkıntı duyarsan onu biz kabul eder ve beytü'l-male koyarız." Sa ibe hakkında Hasen-i Basri, İbn Sirin, İmam Şafii'nin görüşleri bu doğ rultudadır. Abdurrezzak'ın (Abdurrezzak, Musannef, IX, 28) sahih bir senedie İbn Sirin'den nakline göre meşhur sahabi Ebu Huzeyfe'nin mevlası Salim' i Ensardan bir kadın saibe olarak azad etmiş ve kendisine "Dilediğin kimse ile vela anlaşmasını yap" demişti. Bumin üzerine Salim, Ebu Huzeyfe ile ve la anlaşması yapmıştı. Salim, Yemame savaşında şehit düşünce, mirası Ensardan kendini aza d eden o kadına veya onun oğluna verildi. İbnü'l-münzir'in Bekr b. Abdullah el-Müzeni'den nakline göre İbn Ömer'e ölmüş olan azadlısının (mevla) malı getirildi. İbn Ömer "Biz onu saibe olarak azad etmiştik" dedi ve o malın bedeli ile köle alınıp azad edilmesini emretti." İbn Ömer'in bunu vücuben veya mendub olarak yapma ihtimali bulunmaktadır. Bu haberin zahirini Ata esas almış ve şöyle demiştir: "Saibe olan köle geriye bir varis bırakmadığında onu azad eden çağrılır. Azad eden kişi onun malını kabul ederse ne ala! Aksi takdirde bu malla köle satın alınıp, azad edilir." Bu konuda bir başka görüş daha vardır. Buna göre saibenin velası Müslümanlara aittir ve malına onlar mirasçı olurlar, yanlışlıkla bir cinayet işlediğinde bedelini Müslümanlar öderler. Ömer b. Abdulaziz ve Zühri'nin görüşü bu doğrultudadır. İmam Malik de aynı görüştedir
İbrahim et-Teymi'nin babasından nakline göre Ali r.a. şöyle demiştir: "Bizim yanımızda -şu sahife hariç- okumakta olduğumuz Allah'ın kitabından başka yazılı bir kitap yoktur." İbrahim'in babası şöyle devam etti: Hz. Ali bundan sonra sözünü ettiği sahifeyi çıkardı. İçinde yaralamalara, diyet ve zekat develerinin yaşlarına dair birtakım hükümler yazılıydı. Bir de şunlar yazılmıştı: "Medine'nin Air dağı ile Sevr dağı arasında bulunan sahası haremdir. Kim Medine'nin bu haremi içinde (kitap ve sünnete aykırı) bir iş yapar yahut bid'atçiyi barındırırsa Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun! Ondan kıyamet günü hiçbir nafile ve farz kabul olunmaz. Her kim de kendi efendilerinin izni olmadan başka bir kavmi veli edinirse Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların Ianeti onun üzerine olsun! Ondan kıyamet günü hiçbir nafile ve farz kabul olunmaz. Müslümanların emanı birdir. Onların (statü itibariyle) en aşağı olanları dahi bir harbıye eman verdiğinde o eman bütün Müslümanlarca geçerli olur. Kim bir Müslümanın verdiği ahdi bozarsa Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun. Kıyamet günü ondan ne bir nafile, ne de bir farz kabul olunmaz
İbn Ömer'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem vela hakkının satılmasını ve hibe edilmesini yasaklamıştır. Fethu'l-Bari Açıklaması: İmam Buharl'nin kullandığı başlık, Ahmed b. Hanbel ve Taberanl'nin, Sehl b. Muaz b. Enes vasıtasıyla babası Enes'ten naklettikleri şu hadisin ifadesidir. Buna göre Nebi s.a.v. şöyle buyurmuştur: "Allah'ın öyle kulları vardır ki Allahu Teala onlarla konuşmaz ... "(Ahmed b. Hanbel, III, 440; Taberani, Mu'cemu'l-kebir, XX, 195) Bu hadiste şöyle bir ifade yer almaktadır: "Bunlardan birisi bir kavimden iyilik gördükten sonra onların iyiliğini inkar edip, kendilerinden olmadığını iddia eden kimsedir." Yukarıdaki başlıkta yer alan hadis, daha önce Fadailu'l-Medine ve el-Cizye bölümlerinde geçmişti. Aynı hadis Diyat bölümünde tekrar gelecektir. Hz. Ali'nin yukarıdaki naklettiği hadisle aynı manada merfu olarak Aişe r.anha'dan şöyle bir rivayet nakledilmiştir: "Her kim efendilerinden başkalarını mevla edinirse, cehennemdeki yerine hazırlansın." İbn Hibban bu hadisin sahih olduğunu belirtmiştir.(İbn Hibban, Sahih, X, 170) Hz. Ali'nin sözünü ettiği sahifede yer alan hadiste dört şeyden söz edilmektedir: Bunlardan birisi yaralamalar ve zekat develerinin yaşlarıdır. Bu hadisin açıklaması Diyat bölümünde gelecektir. Orada bu develerin haraç veya zekat devesi olduğu ya da bundan daha geniş bir kapsamda ele alınacaktır. Sözkonusu sahifedeki ikinci hüküm Medine'nin harem olduğudur .. Bunun açıklaması geniş bir şekilde Hac bölümünün sonlarında Medine'nin fazileti bölümünde geçmişti. Hz. Ali'nin elindeki sayfada yer alan üçüncü hüküm "Her kim başka bir kavmi veli edinirse" ifadesidir. Burada konumuzia ilgili olan kısım, bu cümledir. Hadisteki "Efendilerinin izni olmadan" şeklindeki ifadeye gelecek olursak; hadiste en alt tabakadan bir azadiının, en üst tabakaya mensup bir başka efendinin azadlısı olduğunu iddia etmesi haramdır. Çünkü bu tavır, nimete nankörlük, vela ve akile sebebiyle doğan miras hakkını zayi etme ve bunun dışında başka sakıncalara yol açar. İbn Vehb'in nakline göre İmam Malik, Muvatta'ında bu hadisi delilolarak almıştır. Sözkonusu eserde yer alan rivayet şöyledir: İmam Malik' e velasının dilediği kişiye ait olması şartıyla kendisini efı;mdisine satan k?lenin durumu sorulunca o bunun caiz olmadığını söylemiş ve ıbn ümer hadisini bu görüşüne delilolarak göstermiştir. Sonra şöyle demiştir: Yasaklanan hibe işte budur.(Muvatta, itk ve'vela) Ata b. Ebu Rebah bu hadisin mefhum-u muhalifini almak suretiyle kaide dışı davranmıştır. Abdurrezzak'ın nakline göre İbn Cüreyc şöyle demiştir: Bir kimsenin kölesine velasını dilediği kimseye vermesine müsaade etmesi caizdir. Ata bu hükmü verdikten sonra sözkonusu hadisi delil olarak göstermiştir. İbn Battal ve bir grup fıkıh bilgini, Ata'nın dediğinin aksi görüşü savunmuş ve şöyle demişlerdir: Hz. Ali'nin rivayet ettiği hadis, "Geçim endişesiyle çocuklarınızın canına kıymayın"(İsra 31) ayetinde olduğu gibi genel uygulamaya uygun olarak ifade edilmiştir. Zira bilginler, ister geçim endişesiyle, ister başka bir gerekçeyle bir kimsenin çocuğunu öldürmesinin haram olduğu konusunda görşü birliği etmişlerdir. Yukarıda ifade edilen hadis, velanın satış ve bağışlanmasını yasaklayan hadisle mensuhtur. İbn Battal şöyle demiştir: Hadisten azad edilmiş bir kölenin filan oğlu filanca yazıp, adını ve kendisini azad eden efendisini yazmasının caiz olmadığı hükmü anlaşılmaktadır. Buna karşılık, filancanın mevlası filanca yazmalıdır. Fakat aza d edilen kişinin Kureyşli ve buna benzer başka bir yere mensup olduğunu yazabilir. İbn Battal şöyle devam eder. En uygunu azad edilen kişinin bunu da açıkça belirtip, ve!a itibariyle Kureyşli veya onların azadlısı gibi bir ifade kullanmasıdır. Hadisten Müslüman bile olsalar fasıklara genellikle lanet okumanın caizliği anlaşılmaktadır. Hz. Ali'nin sözünü ettiği sahifede yer alan dördüncü hüküm ise "Müslümanların zimmetinin bir olup, statü itibariyle en düşük olan bir ferdinin eman verebileceğidir." İbn Battal şöyle der: Bilginler nesebi bir kimseden bir başkasına çevirmenin caiz olmadığı noktasında görüş birliği etmişlerdir. Velanın hükmü, nesebin hükmüyle aynı olduğuna ve nesep bir kişiden bir başkasına intikal edemediğine göre vela da geçemez. Cahiliye döneminde insanlar ve layı satış yoluyla veya başka bir yolla nakledebiliyorlardı. Dinimiz bunu yasaklamıştır