الٓمٓ
Elif, lâm, mîm.
Elif, Lâm, Mîm.
Elif, Lâm, Mîm.
The Romans · Mekkî · 60 âyet · Nüzul sırası 84
The Surah takes its name Ar-Rum from the second verse in which the words ghulibat-ir-Rum have occurred.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
الٓمٓ
Elif, lâm, mîm.
Elif, Lâm, Mîm.
Elif, Lâm, Mîm.
غُلِبَتِ ٱلرُّومُ
2,3,4,5. Rumlar, en yakın yerde yenildiler. Onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde yeneceklerdir. İş, eninde sonunda Allah'a aittir. İşte o gün, inananlar, isteyene yardım eden Allah'ın yardımına sevineceklerdir. Allah, güçlüdür; merhamet sahibidir.
Rumlar (Doğu Romalılar/Bizanslılar, İranlılara/Pers İmparatorluğuna) yenildiler.
2,3,4,5. Rumlar (Mekke’ye) en yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Ama onlar bu yenilgilerinden birkaç yıl sonra galip gelecekler. Eninde sonunda emir Allah’ındır. Ve o gün mü’minler de Allah’ın yardımından dolayı sevinecekler. Zîrâ O (Allah) dilediğine yardım eder ve O, çok şereflidir, pek merhametlidir.
فِيٓ أَدۡنَى ٱلۡأَرۡضِ وَهُم مِّنۢ بَعۡدِ غَلَبِهِمۡ سَيَغۡلِبُونَ
2,3,4,5. Rumlar, en yakın yerde yenildiler. Onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde yeneceklerdir. İş, eninde sonunda Allah'a aittir. İşte o gün, inananlar, isteyene yardım eden Allah'ın yardımına sevineceklerdir. Allah, güçlüdür; merhamet sahibidir.
Ama onlar (Romalılar) yeryüzünün en yakın/en alçak bir yerinde bu yenilgilerinden sonra galip gelecekler.
2,3,4,5. Rumlar (Mekke’ye) en yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Ama onlar bu yenilgilerinden birkaç yıl sonra galip gelecekler. Eninde sonunda emir Allah’ındır. Ve o gün mü’minler de Allah’ın yardımından dolayı sevinecekler. Zîrâ O (Allah) dilediğine yardım eder ve O, çok şereflidir, pek merhametlidir.
فِي بِضۡعِ سِنِينَۗ لِلَّهِ ٱلۡأَمۡرُ مِن قَبۡلُ وَمِنۢ بَعۡدُۚ وَيَوۡمَئِذࣲ يَفۡرَحُ ٱلۡمُؤۡمِنُونَ
2,3,4,5. Rumlar, en yakın yerde yenildiler. Onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde yeneceklerdir. İş, eninde sonunda Allah'a aittir. İşte o gün, inananlar, isteyene yardım eden Allah'ın yardımına sevineceklerdir. Allah, güçlüdür; merhamet sahibidir.
(Ve bu galibiyet) birkaç yıl içinde (gerçekleşecektir). Karar yetkisi, bundan önce (olduğu gibi, bundan) sonra da Allah’a aittir. (Şimdi Romalıların yenilgisine müşrikler sevindiği gibi) o gün de (Perslilerin yenilgisine) mü’minler sevineceklerdir.
2,3,4,5. Rumlar (Mekke’ye) en yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Ama onlar bu yenilgilerinden birkaç yıl sonra galip gelecekler. Eninde sonunda emir Allah’ındır. Ve o gün mü’minler de Allah’ın yardımından dolayı sevinecekler. Zîrâ O (Allah) dilediğine yardım eder ve O, çok şereflidir, pek merhametlidir.
بِنَصۡرِ ٱللَّهِۚ يَنصُرُ مَن يَشَآءُۖ وَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
2,3,4,5. Rumlar, en yakın yerde yenildiler. Onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde yeneceklerdir. İş, eninde sonunda Allah'a aittir. İşte o gün, inananlar, isteyene yardım eden Allah'ın yardımına sevineceklerdir. Allah, güçlüdür; merhamet sahibidir.
(Her şey) Allah’ın yardımıyla(dır)… (Allah, iyi niyet ve eylemlerinden dolayı) dilediğine yardım eder. Çünkü O, mutlak güç sahibidir, (haksızlığa uğrayanlara karşı) çok merhametlidir.
2,3,4,5. Rumlar (Mekke’ye) en yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Ama onlar bu yenilgilerinden birkaç yıl sonra galip gelecekler. Eninde sonunda emir Allah’ındır. Ve o gün mü’minler de Allah’ın yardımından dolayı sevinecekler. Zîrâ O (Allah) dilediğine yardım eder ve O, çok şereflidir, pek merhametlidir.
وَعۡدَ ٱللَّهِۖ لَا يُخۡلِفُ ٱللَّهُ وَعۡدَهُۥ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَعۡلَمُونَ
Bu, Allah'ın verdiği sözdür. Allah, verdiği sözden dönmez. Fakat insanların çoğu bilmezler.
(Bu zafer) Allah’ın vaadidir. Allah vaadinden asla dönmez. Ama insanların çoğu (bunu) bilmezler.
(İşte bu) Allah’ın verdiği bir sözdür ve Allah verdiği sözden asla caymaz. Fakat insanların pek çoğu bunu bilmiyorlar.
يَعۡلَمُونَ ظَٰهِرࣰ ا مِّنَ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا وَهُمۡ عَنِ ٱلۡأٓخِرَةِ هُمۡ غَٰفِلُونَ
Onlar, dünya hayatının sadece görünen kısmını bilirler. Oysa onlar, gerçekten âhiretten habersizdirler.
Onlar dünya hayatının yalnız görünen yüzünü tanırlar, ebedi ve nihai olandan ise tamamen habersizdirler.
O (kâfirler) dünya hayatının (sadece) görünen kısmını bilirler ve (dünyanın) sonunun (ne olacağını ise) asla bilemezler.
أَوَلَمۡ يَتَفَكَّرُواْ فِيٓ أَنفُسِهِمۗ مَّا خَلَقَ ٱللَّهُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ وَمَا بَيۡنَهُمَآ إِلَّا بِٱلۡحَقِّ وَأَجَلࣲ مُّسَمࣰّ ىۗ وَإِنَّ كَثِيرࣰ ا مِّنَ ٱلنَّاسِ بِلِقَآيِٕ رَبِّهِمۡ لَكَٰفِرُونَ
Kendi kendilerine, Allah'ın, gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri ancak bir amaç için ve sonu belirli bir süreye bağlı olarak yarattığını düşünmezler mi? İnsanlardan birçoğu, Rablerine kavuşacaklarını inkâr etmektedirler.
Allah’ın, göklerde, yerde ve bu ikisi arasında bulunan her şeyi hak ve hikmete uygun olarak, belirli bir süre için yarattığını onlar kendi kendilerine hiç düşünmezler mi? (Bırakın bunu düşünmeyi) İnsanların çoğu Rablerine kavuşacaklarını bile inkâr ederler.
Ve onlar Allah’ın, gökleri, yeri ve her ikisinin arasındakileri, hak ile ve belirli bir süre için yarattığını, kendi aralarında hiç düşünmüyorlar mı? Gerçekten insanların pek çoğu, (âhirette) Rablerine kavuşacaklarını kesinlikle inkâr etmektedirler.
أَوَلَمۡ يَسِيرُواْ فِي ٱلۡأَرۡضِ فَيَنظُرُواْ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡۚ كَانُوٓاْ أَشَدَّ مِنۡهُمۡ قُوَّةࣰ وَأَثَارُواْ ٱلۡأَرۡضَ وَعَمَرُوهَآ أَكۡثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا وَجَآءَتۡهُمۡ رُسُلُهُم بِٱلۡبَيِّنَٰتِۖ فَمَا كَانَ ٱللَّهُ لِيَظۡلِمَهُمۡ وَلَٰكِن كَانُوٓاْ أَنفُسَهُمۡ يَظۡلِمُونَ
Yeryüzünde dolaşıp da, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmazlar mı? Onlar kendilerinden daha kuvvetli idiler; toprağı ekmişler, orayı bunlardan daha fazla imar etmişlerdi. Peygamberleri de onlara nice açık deliller getirmişti. Sonunda Allah, onlara haksızlık etmedi. Onlar kendi kendilerine haksızlık ediyorlardı.
Yeryüzünde dolaşıp bir bakmıyorlar mı ki, nasıl oldu kendilerinden öncekilerin sonu? Onlar ki daha kudretliydiler, yeryüzünde daha derin izler bırakmışlardı ve dünyayı daha iyi imar etmişlerdi. Onlara da resulleri apaçık deliller getirmişti. Allah onlara zulmetmiyordu, fakat onlar (yaptıkları yüzünden) kendilerine zulmediyordu.
O (kâfirler,) yeryüzünde gezip dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonlarının ne olduğunu hiç görmüyorlar mı? Hâlbuki onlar, kendilerinden daha güçlü idiler, toprağı altüst etmişler ve onu kendilerinin imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi. Peygamberleri de onlara apaçık deliller getirmişti. Allah onlara asla zulmetmedi, bilakis onlar (helâki getirecek suçu işleyerek) kendi kendilerine zulmettiler.
ثُمَّ كَانَ عَٰقِبَةَ ٱلَّذِينَ أَسَٰٓـُٔواْ ٱلسُّوٓأَىٰٓ أَن كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِ ٱللَّهِ وَكَانُواْ بِهَا يَسۡتَهۡزِءُونَ
Sonra, kötülük yapanların sonu çok kötü oldu. Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini yalanlıyorlar ve alaya alıyorlardı.
Sonra, Allah’ın âyetlerini yalanlayarak ve onlarla alay ederek kötülük yapanların sonu çok kötü oldu.
Sonra en kötü cezâ (olan cehennem,) Allah’ın âyetlerini yalanlamaları ve onlarla alay etmeleri sebebiyle, kötülük yapanların oldu.
ٱللَّهُ يَبۡدَؤُاْ ٱلۡخَلۡقَ ثُمَّ يُعِيدُهُۥ ثُمَّ إِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ
Allah, ilkin varlıkları yaratır, sonra da bunu tekrarlar/tekrar diriltir; sonunda hep O'na döndürüleceksiniz.
Allah, varlıkları ilkin yarattığı gibi, sonra bu (yaratışı) tekrarlayacak (dirilişi gerçekleştirecek). En sonunda hepiniz O’na döndürüleceksiniz.
Yaratılışı ilk defa başlatan, sonra da onu aralıksız devam ettiren Allah’tır ve en sonunda hepiniz Ona döndürüleceksiniz.
وَيَوۡمَ تَقُومُ ٱلسَّاعَةُ يُبۡلِسُ ٱلۡمُجۡرِمُونَ
Kıyametin kopacağı gün, günahkârlar büsbütün ümitlerini kaybedeceklerdir.
Kıyamet koptuğu zaman, suçlular ümitlerini bütünüyle yitirecekler.
Kıyamet kopacağı gün, günâhkârlar ümitlerini yitirerek (ne yapacaklarını şaşırıp) kalırlar.
وَلَمۡ يَكُن لَّهُم مِّن شُرَكَآئِهِمۡ شُفَعَٰٓؤُاْ وَكَانُواْ بِشُرَكَآئِهِمۡ كَٰفِرِينَ
Allah'a koştukları ortaklarından kendilerine hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Zaten onlar, ortaklarını da inkâr edeceklerdir.
Onlar, Allah’a ortak koştukları varlıkların hiçbirinden bir destek göremeyecekler; oysaki onlar ortak koştukları varlıklar yüzünden kâfir olmuşlardı.
(Allah’a) eş koştukları ilâhlarından kendilerine bir şefâatçi çıkmaz ve onlar, ortaklarını da inkâr ederler.
وَيَوۡمَ تَقُومُ ٱلسَّاعَةُ يَوۡمَئِذࣲ يَتَفَرَّقُونَ
Kıyamet kopacağı gün, işte o gün birbirlerinden ayrılacaklardır.
Ve hesap günü geldiği gün, (ilâhi adâlet tam olarak tecelli edecek ve iyilerle kötüler birbirlerinden ayrılarak) gruplar halinde toplanacaktır.
Kıyamet kopacağı gün var ya! İşte o gün, (inananlarla inanmayanlar) birbirlerinden ayrılırlar.
فَأَمَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ فَهُمۡ فِي رَوۡضَةࣲ يُحۡبَرُونَ
İman edip iyi ameller işleyenlere gelince, onlar cennette bol nimet ve sevince kavuşacaklardır.
İnandıktan sonra sâlih amel işleyenler cennet bahçelerinde, sevinç ve neşe içinde keyif süreceklerdir.
(Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanlara gelince onlar (cennet) bahçesinde (sevindirilirlerek) ağırlanırlar.
وَأَمَّا ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ وَكَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَا وَلِقَآيِٕ ٱلۡأٓخِرَةِ فَأُوْلَٰٓئِكَ فِي ٱلۡعَذَابِ مُحۡضَرُونَ
Âyetlerimizi ve âhiret buluşmasını inkar edenlere gelince, işte onlar azapla yüz yüze bırakılacaklardır.
Ayetlerimizi inkâr eden ve ahirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince, işte onlar azabın içine atılacaklardır.
Âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayarak, kâfir olanlara gelince; onlar da azapla yüz yüze bırakılırlar.
فَسُبۡحَٰنَ ٱللَّهِ حِينَ تُمۡسُونَ وَحِينَ تُصۡبِحُونَ
17,18. O halde, akşama ulaştığınızda, sabaha kavuştuğunuzda, gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde Allah'ı tesbîh ediniz/namaz kılınız! Göklerde ve yerde övgü O'na aittir.
Öyleyse akşam vaktine girdiğinizde (akşam ve yatsıda) ve sabah vaktine vardığınızda (sabahta) Allah’ın sınırsız şanını yüceltin (namaz ikame edin).
Öyleyse akşama ulaştığınızda ve sabaha kavuştuğunuzda (namaz kılarak) Allah’ın şânını yüceltin.
وَلَهُ ٱلۡحَمۡدُ فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَعَشِيࣰّ ا وَحِينَ تُظۡهِرُونَ
17,18. O halde, akşama ulaştığınızda, sabaha kavuştuğunuzda, gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde Allah'ı tesbîh ediniz/namaz kılınız! Göklerde ve yerde övgü O'na aittir.
Göklerde ve yerde her türlü övgü ve yücelik, sadece O’nun hakkıdır ve yalnızca O’na yaraşır. İkindi vaktinde de öğleye girdiğiniz vakitte de (öğle ile ikindi namazını icra ederek Allah’ı tesbih edin).
Göklerde ve yerde her türlü övgünün Ona ait olduğunu (bilerek) günün sonuna ve öğle vaktine ulaştığınızda da (namaz kılarak Allah’ın şânını yüceltin.)
يُخۡرِجُ ٱلۡحَيَّ مِنَ ٱلۡمَيِّتِ وَيُخۡرِجُ ٱلۡمَيِّتَ مِنَ ٱلۡحَيِّ وَيُحۡيِ ٱلۡأَرۡضَ بَعۡدَ مَوۡتِهَاۚ وَكَذَٰلِكَ تُخۡرَجُونَ
Ölüden diriyi, diriden de ölüyü O çıkartıyor; yeryüzünü ölümünün ardından O canlandırıyor. İşte siz de böyle çıkartılacaksınız.
O, ölüden diriyi meydana getirir, diriden de ölüyü meydana getirir. Toprağı öldükten sonra yeniden canlandıran O’dur. İşte sizler de (ölümden hayata) böyle çıkarılacaksınız.
Allah ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarır ve ölümünden sonra da yeryüzünü tekrar diriltir. İşte siz de (âhirette) aynen böyle diriltileceksiniz.
وَمِنۡ ءَايَٰتِهِۦٓ أَنۡ خَلَقَكُم مِّن تُرَابࣲ ثُمَّ إِذَآ أَنتُم بَشَرࣱ تَنتَشِرُونَ
Sizi topraktan yaratması, ardından insan olarak yeryüzüne dağılmanız, O'nun varlığının delillerindendir.
Sizi topraktan yaratması, O’nun mucizevi işaretlerinden biridir. (Yaratıldıktan) sonra, birer insan olarak yeryüzüne yayılırsınız (beşeriyet olursunuz).
(Allah’ın) sizi topraktan yaratması sonra da sizin (yeryüzüne) yayılan bir beşer olmanız, Onun âyetlerindendir.
وَمِنۡ ءَايَٰتِهِۦٓ أَنۡ خَلَقَ لَكُم مِّنۡ أَنفُسِكُمۡ أَزۡوَٰجࣰ ا لِّتَسۡكُنُوٓاْ إِلَيۡهَا وَجَعَلَ بَيۡنَكُم مَّوَدَّةࣰ وَرَحۡمَةًۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتࣲ لِّقَوۡمࣲ يَتَفَكَّرُونَ
Kaynaşmanız için size kendinizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet meydana getirmesi de O'nun delillerindendir. Doğrusu bunda düşünen bir toplum için dersler vardır.
Kendileri ile huzur bulasınız diye size kendi (cinsi)nizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.
(Allah’ın) size kendi cinsinizden kendileriyle sükûnete eresiniz diye eşler yaratması ve eşlerinizle aranıza (sürekli) bir sevgi ve şefkat yerleştirmesi de Onun âyetlerinden dir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için gerçekten âyetler vardır.
وَمِنۡ ءَايَٰتِهِۦ خَلۡقُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَٱخۡتِلَٰفُ أَلۡسِنَتِكُمۡ وَأَلۡوَٰنِكُمۡۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتࣲ لِّلۡعَٰلِمِينَ
Gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik olması yine O'nun varlığının delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için dersler vardır.
Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da O’nun delillerindendir. Bilgi sahibi olanlar için bunda da ibretler vardır.
Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da Onun âyetlerindendir. Şüphesiz bunda, bilenler için gerçekten âyetler vardır.
وَمِنۡ ءَايَٰتِهِۦ مَنَامُكُم بِٱلَّيۡلِ وَٱلنَّهَارِ وَٱبۡتِغَآؤُكُم مِّن فَضۡلِهِۦٓۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتࣲ لِّقَوۡمࣲ يَسۡمَعُونَ
Gece olsun, gündüz olsun, uyumanız ve Allah'ın lütfundan nasibinizi aramanız da O'nun varlığının delillerindendir. Şüphesiz bunda, dinleyen bir kavim için dersler vardır.
Hem gece hem de gündüz uyuyabilmeniz ve O’nun lütuf ve nimetlerini araştırıp bul(abileceğiniz imkân ve yeteneklere sahip ol)manız da O’nun sonsuz ilim, kudret ve merhametinin delillerindendir. Bunda kuşkusuz, dinley(ip anlamak istey)enler için mesajlar vardır!
Geceleri uyumanız, gündüzleri lütfundan rızık aramanız da Onun âyetlerindendir. Şüphesiz bunda, (hakka) kulak veren bir toplum için gerçekten âyetler vardır.
وَمِنۡ ءَايَٰتِهِۦ يُرِيكُمُ ٱلۡبَرۡقَ خَوۡفࣰ ا وَطَمَعࣰ ا وَيُنَزِّلُ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءࣰ فَيُحۡيِۦ بِهِ ٱلۡأَرۡضَ بَعۡدَ مَوۡتِهَآۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتࣲ لِّقَوۡمࣲ يَعۡقِلُونَ
Size korku ve ümit vermek üzere şimşeği gösteriyor, gökten su indirip ölümünün ardından yeri onunla diriltiyor olması O'nun varlığının delillerindendir. Doğrusu bunda aklını kullanan toplum için dersler vardır.
Korku ve ümit kaynağı olarak şimşeği size göstermesi, gökten yağmur indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesi, O’nun delillerindendir. Şüphesiz bunda aklını işleten bir toplum için elbette ibretler vardır.
Size şimşeği, hem korku hem de umut kaynağı olarak göstermesi, gökten su indirerek ölümünden sonra yeri onunla diriltmesi de Onun âyetlerindendir. Şüphesiz bunda da aklını kullanan bir toplum için gerçekten âyetler vardır.
وَمِنۡ ءَايَٰتِهِۦٓ أَن تَقُومَ ٱلسَّمَآءُ وَٱلۡأَرۡضُ بِأَمۡرِهِۦۚ ثُمَّ إِذَا دَعَاكُمۡ دَعۡوَةࣰ مِّنَ ٱلۡأَرۡضِ إِذَآ أَنتُمۡ تَخۡرُجُونَ
Göğün ve yerin O'nun emri ile durması da O'nun varlığının delillerindendir. Sonra sizi topraktan bir çağırma ile çağıracak; siz de hemen çıkıvereceksiniz.
Göklerin ve yerin O’nun buyruğu altında sapasağlam durması da O’nun delillerindendir. Sonunda O sizi bir tek seslenişle yerden kalkmaya çağırdığında, hepiniz (yargılanmak ve hayatınıza kaldığınız yerden devam etmek üzere) ortaya çıkacaksınız.
Göğün ve yerin Allah’ın emriyle (kurulduğu düzen üzere) durması da Onun âyetlerindendir. Sonra sizi yeryüzünden kalkmaya çağırınca, (kabirlerinizden) derhâl çıkarsınız.
وَلَهُۥ مَن فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۖ كُلࣱّ لَّهُۥ قَٰنِتُونَ
Göklerde ve yerde olanlar hep O'nundur. Hepsi O'na boyun eğmiştir.
(Ama bilin ki) göklerde ve yerde olan her şey O’na aittir ve hepsi O’nun iradesine tabidir.
Göklerde ve yerdekiler O (Allah’a) aittir ve her şey Ona boyun eğer.
وَهُوَ ٱلَّذِي يَبۡدَؤُاْ ٱلۡخَلۡقَ ثُمَّ يُعِيدُهُۥ وَهُوَ أَهۡوَنُ عَلَيۡهِۚ وَلَهُ ٱلۡمَثَلُ ٱلۡأَعۡلَىٰ فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۚ وَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ
İlkin varlıkları yaratıp, sonra yaratmayı tekrarlayan O'dur. İkinci yaratma O'nun için pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfat O'nundur. O, sonsuz güç ve hikmet sahibidir.
(Mahlûkatı) yoktan var eden, (öldükten) sonra onu yeniden vücuda getirecek olan O’dur. Bu O’nun için pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce örnekler O’na aittir. O, mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Yaratılışı ilk defa başlatan, sonra da onu aralıksız devam ettiren Allah’tır ve bu Ona göre çok kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfat Onundur ve O çok güçlüdür, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
ضَرَبَ لَكُم مَّثَلࣰ ا مِّنۡ أَنفُسِكُمۡۖ هَل لَّكُم مِّن مَّا مَلَكَتۡ أَيۡمَٰنُكُم مِّن شُرَكَآءَ فِي مَا رَزَقۡنَٰكُمۡ فَأَنتُمۡ فِيهِ سَوَآءࣱ تَخَافُونَهُمۡ كَخِيفَتِكُمۡ أَنفُسَكُمۡۚ كَذَٰلِكَ نُفَصِّلُ ٱلۡأٓيَٰتِ لِقَوۡمࣲ يَعۡقِلُونَ
Allah, kendinizden şöyle bir örnek verdi: “Size verdiğimiz mallarda hizmetçilerinizden ortaklarınız var mı? Siz ve hizmetçileriniz mallarda eşit misiniz? Bu konuda birbirinizden çekindiğiniz gibi onlardan da çekinir misiniz?” İşte biz akıllarını kullanan insanlara âyetlerimizi böyle açıklıyoruz.
(Allah, mülkünde ortaksız olduğunu anlatmak için) size kendinizden şöyle bir örnek getirdi: Elinizin altındaki köle ve hizmetçilerinizden, size verdiğimiz (kullanma ve harcama) konusunda sizinle eşit derecede (yönetim hakkına sahip) olan ve birbirinizi sayar gibi sayacağınız (ve sözünü dinleyeceğiniz) kimseler var mı? İşte biz aklını işleten bir toplum için âyetlerimizi böyle açıklıyoruz.
(Allah) size kendi hayatınızdan bir örnek veriyor. (Mesela); Size verdiğimiz rızıklarda, hiç köleleriniz, eşit şekilde hak sahibi ve birbirinizden çekindiğiniz gibi onlardan da çekinmeye râzı olacağınız ortaklarınız gibi olabilir mi? (de putlarınızı, Allah’la denk görüyorsunuz.) İşte Biz, aklını kullanabilen bir toplum için âyetleri böyle açıklarız.
بَلِ ٱتَّبَعَ ٱلَّذِينَ ظَلَمُوٓاْ أَهۡوَآءَهُم بِغَيۡرِ عِلۡمࣲۖ فَمَن يَهۡدِي مَنۡ أَضَلَّ ٱللَّهُۖ وَمَا لَهُم مِّن نَّٰصِرِينَ
Ne var ki şirk koşanlar/zalimler, bir hakikat bilgisine dayanmadan kendi arzu ve heveslerinin peşine giderler. Allah'ın saptırdığını kim doğru yola ulaştırabilir? Onların hiçbir yardımcıları da olmayacaktır.
Fakat (inkâr ederek nefsine) zulmedenler hiçbir bilgiye dayanmaksızın kendi heveslerine uymuşlardır. (İnatları yüzünden) Allah’ın sapıklıkta bıraktığı kimseyi kim doğru yola iletebilir ki? Onların (Allah’ın azabından koruyacak) yardımcıları da olmayacaktır!
Bilakis zâlimler, (hak bir) bilgiye dayanmadan sadece kendi (boş) arzularına uyuyorlar. Allah’ın şaşırttığını kim hak yola ulaştırabilir? (Bu hususta) onların yardımcıları da yoktur.
فَأَقِمۡ وَجۡهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفࣰ اۚ فِطۡرَتَ ٱللَّهِ ٱلَّتِي فَطَرَ ٱلنَّاسَ عَلَيۡهَاۚ لَا تَبۡدِيلَ لِخَلۡقِ ٱللَّهِۚ ذَٰلِكَ ٱلدِّينُ ٱلۡقَيِّمُ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَعۡلَمُونَ
Böylece sen, bâtıl olan her şeyden arınmış olarak, yüzünü kararlı bir şekilde Allah'ın, insanları üzerinde yarattığı doğa/fıtrat kanununa/ dine çevir! Allah'ın, insanın doğasına yerleştirdiği fıtrata uygun davran ki, Allah'ın yaratmasında bir değişime meydan verilmesin. Bu, gerçek dinin amacıdır; fakat insanların çoğu bilmez.
Sen, batıl olan her şeyden uzaklaşarak yönünü tevhid dinine çevir. Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel! Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.
O halde sen, bâtıl olan her şeyden uzaklaşarak yüzünü, Allah’ın insanların yaratılışına uygun olarak ortaya koyduğu hak dine, tamamen çevir. Zîrâ Allah’ın koyduğu değiştirilemeyen dinler, en doğru dinlerdir ama insanların pek çoğu bunu bilmiyorlar.
۞مُنِيبِينَ إِلَيۡهِ وَٱتَّقُوهُ وَأَقِيمُواْ ٱلصَّلَوٰةَ وَلَا تَكُونُواْ مِنَ ٱلۡمُشۡرِكِينَ
Bütün kalbinizle Allah'a yönelenler olarak O'na saygı duyunuz; namazı kılınız; müşriklerden olmayınız!
(O halde batıl olan her şeyden yüz çevirerek yalnızca) O’na yönelin! O’na karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun! Namazınızı ikame edin! O’ndan başkasına ilahlık yakıştıranlardan olmayın!
Ona gönülden bağlanarak yönelin, Ondan hakkıyla sakının, namazı dosdoğru ve devamlı kılın ve sakın müşriklerden de olmayın.
مِنَ ٱلَّذِينَ فَرَّقُواْ دِينَهُمۡ وَكَانُواْ شِيَعࣰ اۖ كُلُّ حِزۡبِۭ بِمَا لَدَيۡهِمۡ فَرِحُونَ
Dinlerini parçalayan ve gruplara ayrılanlardan olmayınız! Her grup, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.
(Birileri eliyle) inançlarının bütünlüğünü bozarak parçalara bölünen ve her grubun yalnız kendi sahip olduğu (ilkelerle) övündüğü kimselerden de olmayın!
(Bir de sakın) o, dinlerini bölük pörçük eden, kendileri param parça olmuş ve her biri de kendi elindekiyle övünüp duran kimselerden de olmayın.
وَإِذَا مَسَّ ٱلنَّاسَ ضُرࣱّ دَعَوۡاْ رَبَّهُم مُّنِيبِينَ إِلَيۡهِ ثُمَّ إِذَآ أَذَاقَهُم مِّنۡهُ رَحۡمَةً إِذَا فَرِيقࣱ مِّنۡهُم بِرَبِّهِمۡ يُشۡرِكُونَ
İnsanlara bir sıkıntı dokunduğunda, Rabblerine yönelerek yalnız O'na yalvarırlar. Fakat katından onlara bir rahmet/çözüm tattırınca, bir de bakarsın ki onlardan bir grup yine Rabblerine ortak koşuyorlar.
33-34.İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman, Rablerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra Rableri, onlara kendinden bir rahmet tattırınca, içlerinden bir grup kendilerine verdiğimiz nimetlere nankörlük ederek, başka güçleri Rablerinin ilahlığına ortak ederler. Haydi! Bir süre eğlenin bakalım, yakında (Allah’a ortak koşmanın ne olduğunu) göreceksiniz.
İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman, Rablerine gönülden bağlanarak duâ ederler, sonra da (Allah) onlara kendisinden bir rahmet tattırınca hemen onlardan bir grup Rablerine şirk koşarlar.
لِيَكۡفُرُواْ بِمَآ ءَاتَيۡنَٰهُمۡۚ فَتَمَتَّعُواْ فَسَوۡفَ تَعۡلَمُونَ
Kendilerine bahşettiğimiz nimetlere karşı nankörlük etsinler bakalım. Haydi, sefa sürün; fakat yakında öğreneceksiniz.
33-34.İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman, Rablerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra Rableri, onlara kendinden bir rahmet tattırınca, içlerinden bir grup kendilerine verdiğimiz nimetlere nankörlük ederek, başka güçleri Rablerinin ilahlığına ortak ederler. Haydi! Bir süre eğlenin bakalım, yakında (Allah’a ortak koşmanın ne olduğunu) göreceksiniz.
(Onlar bunu) kendilerine verdiğimiz (nîmetlere karşı) nankörlük etmek için (yaparlar). (Ey kâfirler! Dünya nîmetleri ile biraz) oyalanın (bakalım) yakında gerçeği öğreneceksiniz.
أَمۡ أَنزَلۡنَا عَلَيۡهِمۡ سُلۡطَٰنࣰ ا فَهُوَ يَتَكَلَّمُ بِمَا كَانُواْ بِهِۦ يُشۡرِكُونَ
Yoksa biz onlara, bizden başkasına kulluk yapmalarını söyleyen bir delil mi gönderdik?
Yoksa Biz onlara, bizden başkasına kulluk yapmalarını söyleyen bir vahiy mi gönderdik?
Yoksa Biz onlara, ispatlayıcı bir delil indirdik de Ona ortak koşmalarını o mu söylüyor?
وَإِذَآ أَذَقۡنَا ٱلنَّاسَ رَحۡمَةࣰ فَرِحُواْ بِهَاۖ وَإِن تُصِبۡهُمۡ سَيِّئَةُۢ بِمَا قَدَّمَتۡ أَيۡدِيهِمۡ إِذَا هُمۡ يَقۡنَطُونَ
İnsanlara katımızdan bir bolluk tattırdığımızda buna sevinirler. Fakat yaptıklarından dolayı başlarına bir kötülük geldiğinde hemen ümitsizliğe düşerler.
İnsanlara bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinirler. Fakat kendi işledikleri (günahlar) yüzünden başlarına bir kötülük gelince de (Bizi unutup) ümitsizliğe düşerler.
Biz insanlara bir rahmet (bereket) tattırdığımız zaman, onunla sevinirler; kendi elleriyle yaptıkları sebebiyle onlara bir sıkıntı isabet ettiğinde ise hemen (Allah’ın rahmetinden) ümit kesiverirler.
أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ أَنَّ ٱللَّهَ يَبۡسُطُ ٱلرِّزۡقَ لِمَن يَشَآءُ وَيَقۡدِرُۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتࣲ لِّقَوۡمࣲ يُؤۡمِنُونَ
Onlar, Allah'ın rızkı dilediğine bol verdiğini, dilediğine ölçülü verdiğini görmezler mi? Bunda, şüphesiz inanan insanlar için dersler vardır!
Onlar, (hikmetine binaen) Allah’ın rızkı dilediğine bol ihsan ettiğini, dilediğine ölçülü ve idareli verdiğini görmezler mi? Bunda, kuşkusuz inanacak bir toplum için dersler vardır!
Onlar, Allah’ın rızkı dilediğine genişletip (dilediğine) de daralttığını görmüyorlar mı? Şüphesiz bunda îman eden bir toplum için, gerçekten ibretler vardır.
فَـَٔاتِ ذَا ٱلۡقُرۡبَىٰ حَقَّهُۥ وَٱلۡمِسۡكِينَ وَٱبۡنَ ٱلسَّبِيلِۚ ذَٰلِكَ خَيۡرࣱ لِّلَّذِينَ يُرِيدُونَ وَجۡهَ ٱللَّهِۖ وَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡمُفۡلِحُونَ
Yakın akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da! Bu, Allah'ın rızasını kazanmak isteyenler için daha iyidir. Onlar kurtuluşa ereceklerdir.
Öyle ise akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver. Bu, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak isteyenler için daha hayırlıdır. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.
Akrabaya, yoksula ve yolda kalan kimseye hakkını ver. Bu, Allah’ın rızasını kazanmak isteyenler için daha hayırlıdır ve işte bunlar da gerçekten kurtuluşa erenlerdir.
وَمَآ ءَاتَيۡتُم مِّن رِّبࣰ ا لِّيَرۡبُوَاْ فِيٓ أَمۡوَٰلِ ٱلنَّاسِ فَلَا يَرۡبُواْ عِندَ ٱللَّهِۖ وَمَآ ءَاتَيۡتُم مِّن زَكَوٰةࣲ تُرِيدُونَ وَجۡهَ ٱللَّهِ فَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡمُضۡعِفُونَ
İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz. Allah'ın rızasını umarak verdiğiniz zekâta gelince, işte zekâtı veren o kimseler, evet işte onlar sevaplarını ve mallarını kat kat arttıranlardır.
İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz faiz, Allah katında artmaz. Allah’ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekât böyle değildir. Zekât veren kimseler, (dünyada mallarının bereketini, ahirette ise sevaplarını) kat kat artıranlardır.
İnsanların malları içerisinde artması için verdiğiniz fâiz, Allah katında artmaz. Ama Allah’ın rızasını kazanmak isteyerek verdiğiniz zekât(a gelince); işte (onu verenler sevaplarını ve mallarını) kat kat artıranlardır.
ٱللَّهُ ٱلَّذِي خَلَقَكُمۡ ثُمَّ رَزَقَكُمۡ ثُمَّ يُمِيتُكُمۡ ثُمَّ يُحۡيِيكُمۡۖ هَلۡ مِن شُرَكَآئِكُم مَّن يَفۡعَلُ مِن ذَٰلِكُم مِّن شَيۡءࣲۚ سُبۡحَٰنَهُۥ وَتَعَٰلَىٰ عَمَّا يُشۡرِكُونَ
Sizi yaratan, sonra sizi besleyen, sonra öldürüp ardından tekrar diriltecek olan Allah'tır. Sizin ortak koştuklarınızdan bunları yapacak birisi var mı? Allah, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir.
Sizi yaratan, sonra size rızık veren, sonra sizi öldürecek ve daha sonra da diriltecek olan Allah’tır. (O’na) ortak koştuklarınız içinde, bunlardan herhangi birini yapabilen var mıdır? O, onların ortak koştuklarından uzaktır ve yücedir.
(Önce) sizi yaratan, sonra size rızık veren, sonra da sizi vefat ettiren, daha sonra da sizi (âhirette tekrar) dirilten, hep Allah’tır. Hiç sizin Allah’a ortak koştuklarınızdan, bunların herhangi birini yapabilecek birisi var mı? Allah onların kendisine ortak koştukları şeylerden çok uzak ve pek yücedir.
ظَهَرَ ٱلۡفَسَادُ فِي ٱلۡبَرِّ وَٱلۡبَحۡرِ بِمَا كَسَبَتۡ أَيۡدِي ٱلنَّاسِ لِيُذِيقَهُم بَعۡضَ ٱلَّذِي عَمِلُواْ لَعَلَّهُمۡ يَرۡجِعُونَ
İnsanların bizzat kendilerinin işledikleri yüzünden, karada ve denizde çürüme ve bozulma başladı. Allah, belki geri dönerler diye yaptıklarının bazı sonuçlarını onlara tattıracaktır.
İnsanların bizzat kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde bozulmalar olmuştur. (Kötü yoldan) dönmeleri için Allah, yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır.
İnsanların elleriyle yaptıkları (günâhları) yüzünden, karada ve denizde düzen bozuldu. Belki dönerler diye (Allah) onlara, yaptıklarının bir kısmını (zaman zaman) tattırıyor.
قُلۡ سِيرُواْ فِي ٱلۡأَرۡضِ فَٱنظُرُواْ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلُۚ كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّشۡرِكِينَ
De ki: “Yeryüzünde dolaşınız da öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna ibretle bakınız. Onların çoğu ortak koşuyordu.”
De ki: “Yeryüzünde dolaşın da (yaptıkları yüzünden) önceki milletlerin sonlarının nasıl olduğuna bir bakın!” Onların çoğu Allah’a ortak koşan kimselerdi.
(Onlara): “yeryüzünde gezin de sizden önceki, çoğu müşrik olan (toplumların) sonunun nasıl olduğunu, bir görün!” de.
فَأَقِمۡ وَجۡهَكَ لِلدِّينِ ٱلۡقَيِّمِ مِن قَبۡلِ أَن يَأۡتِيَ يَوۡمࣱ لَّا مَرَدَّ لَهُۥ مِنَ ٱللَّهِۖ يَوۡمَئِذࣲ يَصَّدَّعُونَ
Allah tarafından gelecek ve hiçbir kimsenin geri çeviremeyeceği o gün gelmeden önce yönünü bu dosdoğru dine çevir. O gün insanlar, yaptıklarına göre gruplara ayrılırlar.
Öyleyse Allah tarafından, o geri dönüşü mümkün olmayan gün gelmeden önce, sen yüzünü (özünü) dosdoğru dine (İslam’a) yönelt! O gün insanlar gruplara ayrılacaklardır.
Sen Allah’tan başkasının geri çeviremeyeceği ve insanların (Müslüman ve kâfirler olarak) birbirlerinden ayrılacakları (kıyamet) günü gelmeden önce, yüzünü dosdoğru din olan (İslâm’a) çevir.
مَن كَفَرَ فَعَلَيۡهِ كُفۡرُهُۥۖ وَمَنۡ عَمِلَ صَٰلِحࣰ ا فَلِأَنفُسِهِمۡ يَمۡهَدُونَ
Kim inkâr ederse, inkârı kendi aleyhinedir. Kimler de yararlı işler yaparsa kendileri için hazırlık yapmış olurlar.
(İşte o zaman) kim inkâr ederse, inkârı kendi aleyhinedir. Kim de faydalı bir eylemde bulunursa kendileri için (cennetteki yerlerini) hazırlamış olurlar.
Kim inkâr ederse, onun inkârı kendisinedir. Kim de (inandığı) iyi işleri yaparsa, onlar da kendilerine (cennette) rahat bir yer hazırlamış olurlar.
لِيَجۡزِيَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ مِن فَضۡلِهِۦٓۚ إِنَّهُۥ لَا يُحِبُّ ٱلۡكَٰفِرِينَ
Çünkü Allah, inanıp yararlı iş yapanları kendi lütfundan ödüllendirir. O, kâfirleri asla sevmez.
Çünkü (Allah), inanıp doğru işler yapanları kendi lütfuyla ödüllendirecektir. Şüphesiz O, inkârcıları sevmez.
(İşte bu, Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanları kendi lütfundan ödüllendirmesi içindir. Şüphesiz O, kâfirleri kesinlikle sevmez.
وَمِنۡ ءَايَٰتِهِۦٓ أَن يُرۡسِلَ ٱلرِّيَاحَ مُبَشِّرَٰتࣲ وَلِيُذِيقَكُم مِّن رَّحۡمَتِهِۦ وَلِتَجۡرِيَ ٱلۡفُلۡكُ بِأَمۡرِهِۦ وَلِتَبۡتَغُواْ مِن فَضۡلِهِۦ وَلَعَلَّكُمۡ تَشۡكُرُونَ
Şükredesiniz diye, sonsuz rahmetinden size tattırması, emri ile gemilerin seyretmesi ve lütfundan rızkınızı aramanız için rüzgârları yağmurun müjdecileri olarak göndermesi de Allah'ın varlığının delillerindendir.
Rüzgârları (yağmurun) müjdecileri olarak göndermesi de Onun ayetlerindendir. Böylece Allah size rahmetinden tattırır; gemiler Onun koyduğu yasalara uygun şekilde akıp gider ve siz de Onun lütfundan rızkınızı ararsınız. Ve umulur ki, bütün bunlara şükredersiniz.
Size kendi rahmetinden tattırmak, emriyle gemileri yürütmek ve Onun lütfundan (rızkınızı) aramanıza, müjdeci olmak üzere rüzgârları göndermesi O (Allah)’ın mûcizelerindendir. Umulur ki (Allah’ın nîmetlerine) şükredersiniz.
وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا مِن قَبۡلِكَ رُسُلًا إِلَىٰ قَوۡمِهِمۡ فَجَآءُوهُم بِٱلۡبَيِّنَٰتِ فَٱنتَقَمۡنَا مِنَ ٱلَّذِينَ أَجۡرَمُواْۖ وَكَانَ حَقًّا عَلَيۡنَا نَصۡرُ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ
Senden önce nice peygamberleri kendi toplumlarına göndermiştik. Onlara apaçık deliller getirmişlerdi. Biz, sonunda suçlulardan öç aldık. İnananlara yardım etmeyi üzerimize almışızdır.
Ve Andolsun ki, senden önce biz nice resulleri kendi kavimlerine gönderdik ve onlara apaçık mucizeler getirdiler. (Buna rağmen hakka karşı direnmeye devam ederek) suç işleyenlerden biz de intikam aldık. (Yaptıklarına karşılık) inananları desteklemek, bize düşen bir sorumluluktur.
Yemin olsun Biz senden önce, kendi kavimlerine apaçık belgeler getiren peygamberler gönderdik ve sonunda (peygamberlere îman etmeyen) günâhkârları da helâk ettik. Böylece, inananlara yardım etmek, Bizim üzerimize bir borç oldu.
ٱللَّهُ ٱلَّذِي يُرۡسِلُ ٱلرِّيَٰحَ فَتُثِيرُ سَحَابࣰ ا فَيَبۡسُطُهُۥ فِي ٱلسَّمَآءِ كَيۡفَ يَشَآءُ وَيَجۡعَلُهُۥ كِسَفࣰ ا فَتَرَى ٱلۡوَدۡقَ يَخۡرُجُ مِنۡ خِلَٰلِهِۦۖ فَإِذَآ أَصَابَ بِهِۦ مَن يَشَآءُ مِنۡ عِبَادِهِۦٓ إِذَا هُمۡ يَسۡتَبۡشِرُونَ
Allah, rüzgârları gönderip bulutları harekete geçirir. Onları gökyüzünde dilediği gibi yayıp kütleler haline getirir. Sen yağmuru bulutlardan yağarken görürsün. Bu yağmuru kullarından dilediklerine yağdırınca, hemen sevinirler.
Rüzgârları gönderip, bulutları yürüten, onları gökte dilediği gibi yayan ve yığan Allah’tır. Sen (sadece) aralarından yağmurun çıktığını görürsün. Sonra onu kullarından dilediğine ulaştırınca hemen sevinirler.
Rüzgârları gönderip, bulutları hareket ettiren, onları gökte dilediği gibi yayan ve parçalayan, hep Allah’tır. Sonunda sen onların arasından çıkan yağmuru Allah’ın kullarından dilediğine verdiğinde, onların derhal sevince boğulduklarını görürsün.
وَإِن كَانُواْ مِن قَبۡلِ أَن يُنَزَّلَ عَلَيۡهِم مِّن قَبۡلِهِۦ لَمُبۡلِسِينَ
Oysa onlar daha evvel, yağmurdan önce ümitsizliğe düşmüşlerdi.
Oysa onlar daha önce kendilerine yağmur yağdırılmadan evvel kesin bir ümitsizliğe kapılmışlardı.
Hâlbuki onlar, yağmurun yağmasından kısa bir süre önce neredeyse umutlarını, tamamen kesmişlerdi.
فَٱنظُرۡ إِلَىٰٓ ءَاثَٰرِ رَحۡمَتِ ٱللَّهِ كَيۡفَ يُحۡيِ ٱلۡأَرۡضَ بَعۡدَ مَوۡتِهَآۚ إِنَّ ذَٰلِكَ لَمُحۡيِ ٱلۡمَوۡتَىٰۖ وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءࣲ قَدِيرࣱ
Allah'ın rahmetinin belirtilerine bak! Nasıl ölümünden sonra toprağa hayat veriyor. Şüphesiz O, ölüleri de böyle diriltecektir. O'nun her şeye gücü yeter.
(Ey insanoğlu!) Allah’ın rahmetinin işaretlerine bir bak! Nasıl yeri ölümden sonra diriltiyor? Şüphe yok ki, O, ölüleri (de öyle) diriltecek. O, her şeye gücü yetendir.
Şimdi (Ey İnsanoğlu!) Allah’ın rahmetinin eseri olarak ölümünden sonra yeryüzünü nasıl dirilttiğine bir bak. Şüphesiz O, ölüleri de böyle diriltecektir. Çünkü Onun her şeye gücü yeter.
وَلَئِنۡ أَرۡسَلۡنَا رِيحࣰ ا فَرَأَوۡهُ مُصۡفَرࣰّ ا لَّظَلُّواْ مِنۢ بَعۡدِهِۦ يَكۡفُرُونَ
Biz onlara bir rüzgâr göndersek de o bitkileri sapsarı olmuş görseler, kesinlikle inkârlarını sürdürürler.
Şayet (topraklarını kavuran) bir rüzgâr göndersek ve (böylece) ekinlerinin sararmaya başladığını görseler, hemen (kudretimizi ve rahmetimizi) inkâr etmeye kalkışırlar!
Yemin olsun Biz bir rüzgâr göndersek de onlar, yeryüzündeki (bitkilerinin) sarardığını görseler hemen onun ardından (önceki rahmetimizi) inkâr ederler.
فَإِنَّكَ لَا تُسۡمِعُ ٱلۡمَوۡتَىٰ وَلَا تُسۡمِعُ ٱلصُّمَّ ٱلدُّعَآءَ إِذَا وَلَّوۡاْ مُدۡبِرِينَ
Elbette sen manen ölülere duyuramazsın; arkalarını dönüp giderlerken manen sağırlara o daveti işittiremezsin.
Şüphesiz, sen (manen) ölülere söz dinletemezsin; arkasını dönüp giden sağırlara da çağrını duyuramazsın.
Bil ki sen (hakka) daveti ölülere işittiremediğin gibi, arkalarını dönüp giden sağırlara da duyuramazsın.
وَمَآ أَنتَ بِهَٰدِ ٱلۡعُمۡيِ عَن ضَلَٰلَتِهِمۡۖ إِن تُسۡمِعُ إِلَّا مَن يُؤۡمِنُ بِـَٔايَٰتِنَا فَهُم مُّسۡلِمُونَ
Manen körleri de sapıklıklarından doğru yola iletemezsin. Ancak teslimiyet göstererek âyetlerimize iman edebileceklere duyurabilirsin.
Ve sen, (kalp gözleri kapalı) körleri de sapıklıklarından çıkarıp yola getiremezsin. Sen ancak ayetlerimize (içtenlikle) iman edenlere dinletebilirsin. İşte Müslüman olanlar onlardır.
Sen körleri de saptıkları yoldan çevirip hak yola getiremezsin. Sen (hakkı) ancak (gönülden) teslim olarak âyetlerimize îman edenlere, duyurabilirsin.
۞ٱللَّهُ ٱلَّذِي خَلَقَكُم مِّن ضَعۡفࣲ ثُمَّ جَعَلَ مِنۢ بَعۡدِ ضَعۡفࣲ قُوَّةࣰ ثُمَّ جَعَلَ مِنۢ بَعۡدِ قُوَّةࣲ ضَعۡفࣰ ا وَشَيۡبَةࣰۚ يَخۡلُقُ مَا يَشَآءُۚ وَهُوَ ٱلۡعَلِيمُ ٱلۡقَدِيرُ
Sizi önce zayıf yaratıp sonra bu zayıflığın ardından size güç veren, sonra bu gücün ardından sizi tekrar zayıf ve yaşlı kılan Allah'tır. Allah, dilediğini yaratır. O, her şeyi bilendir; her şeye gücü yetendir.
Allah, sizi güçsüz olarak yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından bir güç takdir eden, sonra gücün ardından bir güçsüzlük ve yaşlılık verendir. O, dilediğini yaratır. O her şeyi bilendir ve sınırsız güç sahibidir!
Sizi (önce) zayıf olarak yaratan, bu zayıflığın ardından (size) güç veren, sonra bu güçlü (dönemin) ardından Sizi (tekrar) zayıflatan ve saçlarınızı ağartan da hep Allah’tır. O ne dilerse onu yaratır. Çünkü O her şeyi bilen, her şeye gücü yetendir.
وَيَوۡمَ تَقُومُ ٱلسَّاعَةُ يُقۡسِمُ ٱلۡمُجۡرِمُونَ مَا لَبِثُواْ غَيۡرَ سَاعَةࣲۚ كَذَٰلِكَ كَانُواْ يُؤۡفَكُونَ
Kıyamet koptuğu gün, suçlular dünyada ancak pek kısa kaldıklarına yemin ederler. İşte onlar dünyada haktan böyle döndürülüyorlardı.
Kıyamet koptuğu gün, suçlular dünyada bir saatten fazla kalmadıklarına yemin ederler. İşte onlar (dünyada da) aldatılıp haktan böyle döndürülüyorlardı.
Kıyametin koptuğu gün, günâhkârlar (dünyada) ancak bir saat kadar yaşadıklarına yemin ederler. İşte onlar (dünyada haktan) böyle çevriliyorlardı!
وَقَالَ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡعِلۡمَ وَٱلۡإِيمَٰنَ لَقَدۡ لَبِثۡتُمۡ فِي كِتَٰبِ ٱللَّهِ إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلۡبَعۡثِۖ فَهَٰذَا يَوۡمُ ٱلۡبَعۡثِ وَلَٰكِنَّكُمۡ كُنتُمۡ لَا تَعۡلَمُونَ
Kendilerine ilim ve iman verilenler şöyle derler: “Andolsun ki, siz Allah'ın yazısında yeniden dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bugün dirilme günüdür. Fakat siz onu bilmiyordunuz.”
Kendilerine ilim ve iman nasip olanlar ise onlara şöyle diyecekler: “Allah, Kitabı’nda ne kadar kalmanızı takdir buyurmuşsa, dirilme gününe değin o kadar kaldınız. İşte bugün de dirilme günüdür, fakat siz bu hususta hiçbir zaman (istemediğiniz için) gerçek bilgi sahibi olamadınız.”
Kendilerine ilim ve îman verilenler ise (onlara): “Yemin olsun ki siz, Allah’ın kitabında yazılan, o yeniden diriliş gününe kadar (dünyada) kaldınız. İşte bu da yeniden diriliş günüdür. Ama siz, bunu (bir türlü) bilmiyordunuz.” derler.
فَيَوۡمَئِذࣲ لَّا يَنفَعُ ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ مَعۡذِرَتُهُمۡ وَلَا هُمۡ يُسۡتَعۡتَبُونَ
Artık o gün, zulmedenlerin mazeretleri fayda vermeyeceği gibi, onlardan kendilerini düzeltmeleri de istenmeyecektir.
Zulmedenlere o gün mazeretleri bir fayda vermez, dertlerinin çaresine de bakılmaz.
Artık o gün zâlimlerin mazeretleri de bir fayda vermeyecek ve onlardan Allah’ı hoşnut etmeye çalışmaları da istenmeyecek.
وَلَقَدۡ ضَرَبۡنَا لِلنَّاسِ فِي هَٰذَا ٱلۡقُرۡءَانِ مِن كُلِّ مَثَلࣲۚ وَلَئِن جِئۡتَهُم بِـَٔايَةࣲ لَّيَقُولَنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ إِنۡ أَنتُمۡ إِلَّا مُبۡطِلُونَ
Biz, insanlara bu Kur'ân'da her türlü örneği verdik. Şâyet onlara bir mucize getirsen, inkârcılar kesinlikle şöyle diyecekler: “Siz, sadece bâtıl şeyler ortaya koymaktasınız.”
Gerçekten biz, bu Kur’an’da insanlara her türlü misali verdik. Andolsun ki, eğer onlara (bu türden misal içeren) bir âyet getirsen, o inkâr edenler yine: “Siz düzmece iddialarda bulunmaktan başka bir şey yapmıyorsunuz!” derler.
Biz, bu Kur’an’da insanlara her türlü örneği getirdik. Ama sen, onlara bir âyet getirince o kâfirler, kesinlikle: “Siz ancak düzmece şeyler ortaya koyuyorsunuz.” derler.
كَذَٰلِكَ يَطۡبَعُ ٱللَّهُ عَلَىٰ قُلُوبِ ٱلَّذِينَ لَا يَعۡلَمُونَ
İşte, gerçeği bilmeyenlerin kalplerini Allah böyle mühürlemektedir.
Allah, (Hakk’ın kıymetini) bilmeyenlerin (ve bilmek istemeyenlerin) kalplerini (inatları yüzünden) işte böyle mühürler.
Böylece Allah da anlamak istemeyenlerin kalplerini mühürler.
فَٱصۡبِرۡ إِنَّ وَعۡدَ ٱللَّهِ حَقࣱّۖ وَلَا يَسۡتَخِفَّنَّكَ ٱلَّذِينَ لَا يُوقِنُونَ
Sen şimdi sabret! Şüphesiz Allah'ın vaadi gerçektir. Kesin inanca sahip olmayanlar, sakın seni gevşekliğe sevketmesin!
O halde (Ey Resul! Sıkıntılara ve inkârcıların direnmelerine karşı) sen sabret! Allah’ın (kıyamet günü ile ilgili) vaadi kesinlikle doğrudur. İmanı kemale ermemiş olanlar sakın seni gevşekliğe (ve tedirginliğe) sürüklemesin!
(Ey Muhammed!) Sabret, şüphesiz Allah’ın sana verdiği söz gerçektir ve hakka gerçekten inanmayanlar seni kesinlikle, gevşekliğe sürükleyemezler.