إِذَا وَقَعَتِ ٱلۡوَاقِعَةُ
Kıyamet koptuğu zaman.
Kıyamet koptuğu zaman,
O kıyamet kopunca,
The Inevitable · Mekkî · 96 âyet · Nüzul sırası 46
The Surah takes its name from the word al-waqi`ah of the very first verse.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
إِذَا وَقَعَتِ ٱلۡوَاقِعَةُ
Kıyamet koptuğu zaman.
Kıyamet koptuğu zaman,
O kıyamet kopunca,
لَيۡسَ لِوَقۡعَتِهَا كَاذِبَةٌ
Onun kopacağını hiç kimse yalanlayamayacaktır.
Onun yalan olmadığı apaçık ortaya çıkacaktır.
Artık onun gerçekleşmesini yalanlayacak (kimse) yoktur.
خَافِضَةࣱ رَّافِعَةٌ
O, kimini alçaltacak, kimini de yükseltecektir.
O, (ortaya çıktıktan sonra, dünyadaki eylemlerine göre) kimini alçaltacak, kimini de yükseltecektir.
O (kimini) alçaltır, (kimini) de yüceltir.
إِذَا رُجَّتِ ٱلۡأَرۡضُ رَجࣰّ ا
4,5,6,7. Yer şiddetle sarsıldığında, dağlar paramparça olup, etrafa saçılan toz haline geldiğinde ve sizler de üç sınıfa ayrıldığınızda.
Yeryüzü şiddetli bir şekilde sarsıldığında,
4,5,6. Yer yerinden oynadığı, dağlar ufalanarak toz-duman olup havada uçuştuğu zaman,
وَبُسَّتِ ٱلۡجِبَالُ بَسࣰّ ا
4,5,6,7. Yer şiddetle sarsıldığında, dağlar paramparça olup, etrafa saçılan toz haline geldiğinde ve sizler de üç sınıfa ayrıldığınızda.
5-6. Dağlar paramparça olup, toz toprak haline geldiğinde,
4,5,6. Yer yerinden oynadığı, dağlar ufalanarak toz-duman olup havada uçuştuğu zaman,
فَكَانَتۡ هَبَآءࣰ مُّنۢبَثࣰّ ا
4,5,6,7. Yer şiddetle sarsıldığında, dağlar paramparça olup, etrafa saçılan toz haline geldiğinde ve sizler de üç sınıfa ayrıldığınızda.
5-6. Dağlar paramparça olup, toz toprak haline geldiğinde,
4,5,6. Yer yerinden oynadığı, dağlar ufalanarak toz-duman olup havada uçuştuğu zaman,
وَكُنتُمۡ أَزۡوَٰجࣰ ا ثَلَٰثَةࣰ
4,5,6,7. Yer şiddetle sarsıldığında, dağlar paramparça olup, etrafa saçılan toz haline geldiğinde ve sizler de üç sınıfa ayrıldığınızda.
Siz o zaman üç sınıfa ayrılacaksınız.
Sizler, üç sınıfa ayrılırsınız.
فَأَصۡحَٰبُ ٱلۡمَيۡمَنَةِ مَآ أَصۡحَٰبُ ٱلۡمَيۡمَنَةِ
Sağ taraftaki mutlu kişiler, ne iyi olacak onların durumları!
(Birinci sınıf:) Sağduyulu hareket edip Allah’ın istediği şekilde yaşayarak âhiret mutluluğuna erenler, onlar ne mutlu kimselerdir!
O sağ taraftakiler, ne şerefli kimselerdir.
وَأَصۡحَٰبُ ٱلۡمَشۡـَٔمَةِ مَآ أَصۡحَٰبُ ٱلۡمَشۡـَٔمَةِ
Sol taraftaki mutsuz kişiler, ne kötü olacak onların halleri!
(İkinci sınıf:) Sağduyulu hareket etmeyip Allah’ın emirlerini dikkate almayarak kötülüğe batanlar, onlar ne mutsuz kimselerdir!
O sol taraftakiler ne uğursuz kimselerdir.
وَٱلسَّٰبِقُونَ ٱلسَّٰبِقُونَ
10,11. Hayır/iyilik işlerinde yarışanlar önde olacaklardır. İşte onlar Allah'a yakın olanlardır.
(Üçüncü sınıf: Hayatta iken imanda ve hayırda) başı çekenler, (ahirette) en önde olanlardır.
O en öndekiler ise gerçekten, (makamları) çok ileride olan kimselerdir.
أُوْلَٰٓئِكَ ٱلۡمُقَرَّبُونَ
10,11. Hayır/iyilik işlerinde yarışanlar önde olacaklardır. İşte onlar Allah'a yakın olanlardır.
İşte onlardır Allah’a en yakın olanlar.
11,12. İşte onlar, (Allah’a) en çok yaklaştırılanlardır (ve onlar,) nîmetleri bol cennetlerdedirler.
فِي جَنَّٰتِ ٱلنَّعِيمِ
Nimet cennetlerindedirler.
Onlar esenlik ve mutluluk cennetlerindedir.
11,12. İşte onlar, (Allah’a) en çok yaklaştırılanlardır (ve onlar,) nîmetleri bol cennetlerdedirler.
ثُلَّةࣱ مِّنَ ٱلۡأَوَّلِينَ
13,14. Onların çoğu öncekilerden, azı da sonrakilerdendir.
Onların birçoğu geçmiş ümmetlerdendir.
(Onların) çoğu geçmiş (ümmet)ler-den,
وَقَلِيلࣱ مِّنَ ٱلۡأٓخِرِينَ
13,14. Onların çoğu öncekilerden, azı da sonrakilerdendir.
Birazı da sonrakilerdendir.
Birazı da sonraki (ümmet)lerdendir.
عَلَىٰ سُرُرࣲ مَّوۡضُونَةࣲ
15,16. Mücevherlerle işlenmiş divanlar üzerinde karşılıklı olarak yaslanırlar.
15-16. (Onlar) mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerinde karşılıklı olarak oturup yaslanırlar.
(Onlar cennette) mücevherlerle süslenmiş tahtlar üzerindedirler.
مُّتَّكِـِٔينَ عَلَيۡهَا مُتَقَٰبِلِينَ
15,16. Mücevherlerle işlenmiş divanlar üzerinde karşılıklı olarak yaslanırlar.
15-16. (Onlar) mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerinde karşılıklı olarak oturup yaslanırlar.
Üzerinde karşı karşıya kurulup otururlar.
يَطُوفُ عَلَيۡهِمۡ وِلۡدَٰنࣱ مُّخَلَّدُونَ
17,18,19. Hizmetçileri kadehler, ibrikler ve kaynaktan doldurulmuş bardaklar ile etraflarında devamlı dolaşırlar. Ondan başları ağrımaz ve sarhoş da olmazlar.
17-18. Sürekli genç kalan hizmetçiler, cennet şarabı doldurulmuş testiler, sürahiler ve kâselerle onların etrafında (hizmet için) dolanırlar.
17,18,19. Onların çevrelerinde ölümsüz genç hizmetçiler (ellerinde) onların başlarını ağrıtmayan, sarhoş etmeyen ve tertemiz içeceklerle dolu sürahiler, ibrikler ve kadehlerle dolaşır.
بِأَكۡوَابࣲ وَأَبَارِيقَ وَكَأۡسࣲ مِّن مَّعِينࣲ
17,18,19. Hizmetçileri kadehler, ibrikler ve kaynaktan doldurulmuş bardaklar ile etraflarında devamlı dolaşırlar. Ondan başları ağrımaz ve sarhoş da olmazlar.
17-18. Sürekli genç kalan hizmetçiler, cennet şarabı doldurulmuş testiler, sürahiler ve kâselerle onların etrafında (hizmet için) dolanırlar.
17,18,19. Onların çevrelerinde ölümsüz genç hizmetçiler (ellerinde) onların başlarını ağrıtmayan, sarhoş etmeyen ve tertemiz içeceklerle dolu sürahiler, ibrikler ve kadehlerle dolaşır.
لَّا يُصَدَّعُونَ عَنۡهَا وَلَا يُنزِفُونَ
17,18,19. Hizmetçileri kadehler, ibrikler ve kaynaktan doldurulmuş bardaklar ile etraflarında devamlı dolaşırlar. Ondan başları ağrımaz ve sarhoş da olmazlar.
İçtiklerinden ne başları ağrır ne de taşkınlık ederler.
17,18,19. Onların çevrelerinde ölümsüz genç hizmetçiler (ellerinde) onların başlarını ağrıtmayan, sarhoş etmeyen ve tertemiz içeceklerle dolu sürahiler, ibrikler ve kadehlerle dolaşır.
وَفَٰكِهَةࣲ مِّمَّا يَتَخَيَّرُونَ
20,21. Tercih ettikleri meyveler ile, canlarının çektiği kuş etleri ile nimetlendirilirler,
Orada hoşlarına giden her türlü meyve vardır.
(Onlara cennette,) arzuladıkları tüm meyveler,
وَلَحۡمِ طَيۡرࣲ مِّمَّا يَشۡتَهُونَ
20,21. Tercih ettikleri meyveler ile, canlarının çektiği kuş etleri ile nimetlendirilirler,
Canlarının çektiği kuş etleri de vardır.
Canlarının çektiği her türlü kuş eti,
وَحُورٌ عِينࣱ
22,23,24. Yaptıklarına karşılık olarak orada sedefteki inciler gibi güzel gözlü eşler de vardır.
22-23-24. (Onlar için, dünyada) yaptıklarına karşılık bir mükâfat olarak, (sedefteki) saklı inciler gibi, keskin bakışlı eşler/arkadaşlar (olacaktır).
22,23. Sanki (sedef içerisinde) saklı inciler gibi güzel gözlü, beyaz tenli ve kusursuz eşler,
كَأَمۡثَٰلِ ٱللُّؤۡلُوِٕ ٱلۡمَكۡنُونِ
22,23,24. Yaptıklarına karşılık olarak orada sedefteki inciler gibi güzel gözlü eşler de vardır.
22-23-24. (Onlar için, dünyada) yaptıklarına karşılık bir mükâfat olarak, (sedefteki) saklı inciler gibi, keskin bakışlı eşler/arkadaşlar (olacaktır).
22,23. Sanki (sedef içerisinde) saklı inciler gibi güzel gözlü, beyaz tenli ve kusursuz eşler,
جَزَآءَۢ بِمَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ
22,23,24. Yaptıklarına karşılık olarak orada sedefteki inciler gibi güzel gözlü eşler de vardır.
22-23-24. (Onlar için, dünyada) yaptıklarına karşılık bir mükâfat olarak, (sedefteki) saklı inciler gibi, keskin bakışlı eşler/arkadaşlar (olacaktır).
(Dünyada) yaptıklarına karşılık olarak, (sunulur.)
لَا يَسۡمَعُونَ فِيهَا لَغۡوࣰ ا وَلَا تَأۡثِيمًا
25,26. Karşılıklı selâmlaşmadan başka, orada boş ve günah söz duymazlar.
Orada ne boş konuşmalar duyarlar ne de günaha yönelten bir çağrı.
(Onlar) orada boş söz işitmedikleri gibi (eski) günâh(ların)a dair bir söz de duymazlar.
إِلَّا قِيلࣰ ا سَلَٰمࣰ ا سَلَٰمࣰ ا
25,26. Karşılıklı selâmlaşmadan başka, orada boş ve günah söz duymazlar.
Sadece “selâm!”, “selâm!” (“Mutluluklar!”, “Mutluluklar!”) sözünü işitirler.
Sadece selama karşılık, selam işitirler.
وَأَصۡحَٰبُ ٱلۡيَمِينِ مَآ أَصۡحَٰبُ ٱلۡيَمِينِ
Sağdakiler; nedir sağdakilerin görecekleri karşılık?
Sağduyulu hareket edip Allah’ın istediği şekilde yaşayarak âhiret mutluluğuna erenler var ya; ne mutlu o âhiret mutluluğuna erenlere!
O sağ taraftakiler, ne şerefli kimselerdir.
فِي سِدۡرࣲ مَّخۡضُودࣲ
28,29,30,31,32,33. Dikensiz meyve ağaçları; salkımları sarkmış muz ağaçları, yayılmış gölgelerde, çağlayarak akan sularda, koparılmamış ve yasak edilmemiş birçok meyve ile nimetlendirilirler.
28-34. (Onlar cennette) dikensiz ağaçlar, meyveleri sarkmış muz ağaçları, (kesintisiz) uzayan gölgeler, çağlayarak akan sular, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler (sedirler) üzerindedirler.
(Onlar) dikensiz kiraz (ağaçları),
وَطَلۡحࣲ مَّنضُودࣲ
28,29,30,31,32,33. Dikensiz meyve ağaçları; salkımları sarkmış muz ağaçları, yayılmış gölgelerde, çağlayarak akan sularda, koparılmamış ve yasak edilmemiş birçok meyve ile nimetlendirilirler.
28-34. (Onlar cennette) dikensiz ağaçlar, meyveleri sarkmış muz ağaçları, (kesintisiz) uzayan gölgeler, çağlayarak akan sular, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler (sedirler) üzerindedirler.
Meyvelerle bezenmiş muz ağaçları,
وَظِلࣲّ مَّمۡدُودࣲ
28,29,30,31,32,33. Dikensiz meyve ağaçları; salkımları sarkmış muz ağaçları, yayılmış gölgelerde, çağlayarak akan sularda, koparılmamış ve yasak edilmemiş birçok meyve ile nimetlendirilirler.
28-34. (Onlar cennette) dikensiz ağaçlar, meyveleri sarkmış muz ağaçları, (kesintisiz) uzayan gölgeler, çağlayarak akan sular, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler (sedirler) üzerindedirler.
Yok olmayan gölgeler,
وَمَآءࣲ مَّسۡكُوبࣲ
28,29,30,31,32,33. Dikensiz meyve ağaçları; salkımları sarkmış muz ağaçları, yayılmış gölgelerde, çağlayarak akan sularda, koparılmamış ve yasak edilmemiş birçok meyve ile nimetlendirilirler.
28-34. (Onlar cennette) dikensiz ağaçlar, meyveleri sarkmış muz ağaçları, (kesintisiz) uzayan gölgeler, çağlayarak akan sular, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler (sedirler) üzerindedirler.
Çağlayarak akan sular,
وَفَٰكِهَةࣲ كَثِيرَةࣲ
28,29,30,31,32,33. Dikensiz meyve ağaçları; salkımları sarkmış muz ağaçları, yayılmış gölgelerde, çağlayarak akan sularda, koparılmamış ve yasak edilmemiş birçok meyve ile nimetlendirilirler.
28-34. (Onlar cennette) dikensiz ağaçlar, meyveleri sarkmış muz ağaçları, (kesintisiz) uzayan gölgeler, çağlayarak akan sular, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler (sedirler) üzerindedirler.
32,33. Bitmeyen ve (yenmesi) yasaklanmayan çok çeşitli meyveler,
لَّا مَقۡطُوعَةࣲ وَلَا مَمۡنُوعَةࣲ
28,29,30,31,32,33. Dikensiz meyve ağaçları; salkımları sarkmış muz ağaçları, yayılmış gölgelerde, çağlayarak akan sularda, koparılmamış ve yasak edilmemiş birçok meyve ile nimetlendirilirler.
28-34. (Onlar cennette) dikensiz ağaçlar, meyveleri sarkmış muz ağaçları, (kesintisiz) uzayan gölgeler, çağlayarak akan sular, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler (sedirler) üzerindedirler.
32,33. Bitmeyen ve (yenmesi) yasaklanmayan çok çeşitli meyveler,
وَفُرُشࣲ مَّرۡفُوعَةٍ
Yüksek, yumuşak döşeklerdedirler.
28-34. (Onlar cennette) dikensiz ağaçlar, meyveleri sarkmış muz ağaçları, (kesintisiz) uzayan gölgeler, çağlayarak akan sular, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler (sedirler) üzerindedirler.
Ve şereflendirilmiş eşlerle (birliktedirler).
إِنَّآ أَنشَأۡنَٰهُنَّ إِنشَآءࣰ
35,36,37,38,39,40. Sağdakiler için biz, kadınları yeniden biçimlendiririz. Onları genç kızlar haline getiririz. Eşleri tarafından sevilen yaşıt genç kızlar. Bütün bunlar amel defteri sağından verilenler içindir. Onların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
Biz, onları yeni baştan (cennete lâyık güzellik ve karakterde) yaratırız.
Biz (o eşleri) baştan aşağı en mükemmel şekilde yaratacağız.
فَجَعَلۡنَٰهُنَّ أَبۡكَارًا
35,36,37,38,39,40. Sağdakiler için biz, kadınları yeniden biçimlendiririz. Onları genç kızlar haline getiririz. Eşleri tarafından sevilen yaşıt genç kızlar. Bütün bunlar amel defteri sağından verilenler içindir. Onların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
36-37-38. Onları, ahiret mutluluğuna erenler için eşlerine düşkün ve yaşıt bakireler yaparız.
36,37. (Hem de) onları cilveli, birbirine denk ve gepegenç kılacağız.
عُرُبًا أَتۡرَابࣰ ا
35,36,37,38,39,40. Sağdakiler için biz, kadınları yeniden biçimlendiririz. Onları genç kızlar haline getiririz. Eşleri tarafından sevilen yaşıt genç kızlar. Bütün bunlar amel defteri sağından verilenler içindir. Onların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
36-37-38. Onları, ahiret mutluluğuna erenler için eşlerine düşkün ve yaşıt bakireler yaparız.
36,37. (Hem de) onları cilveli, birbirine denk ve gepegenç kılacağız.
لِّأَصۡحَٰبِ ٱلۡيَمِينِ
35,36,37,38,39,40. Sağdakiler için biz, kadınları yeniden biçimlendiririz. Onları genç kızlar haline getiririz. Eşleri tarafından sevilen yaşıt genç kızlar. Bütün bunlar amel defteri sağından verilenler içindir. Onların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
36-37-38. Onları, ahiret mutluluğuna erenler için eşlerine düşkün ve yaşıt bakireler yaparız.
(İşte bütün bunlar) o sağ taraftaki, şerefli kimseler içindir.
ثُلَّةࣱ مِّنَ ٱلۡأَوَّلِينَ
35,36,37,38,39,40. Sağdakiler için biz, kadınları yeniden biçimlendiririz. Onları genç kızlar haline getiririz. Eşleri tarafından sevilen yaşıt genç kızlar. Bütün bunlar amel defteri sağından verilenler içindir. Onların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
Bunların birçoğu önceki ümmetlerden,
(Bunların) birçoğu geçmiş (ümmet)-lerden
وَثُلَّةࣱ مِّنَ ٱلۡأٓخِرِينَ
35,36,37,38,39,40. Sağdakiler için biz, kadınları yeniden biçimlendiririz. Onları genç kızlar haline getiririz. Eşleri tarafından sevilen yaşıt genç kızlar. Bütün bunlar amel defteri sağından verilenler içindir. Onların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
Birçoğu da sonrakilerdendir.
Birçoğu da sonrakilerdendir.
وَأَصۡحَٰبُ ٱلشِّمَالِ مَآ أَصۡحَٰبُ ٱلشِّمَالِ
Soldakiler; ne yazık o soldakilere!
Sağduyulu hareket etmeyip Allah’ın emirlerini dikkate almayarak kötülüğe batanlar ise ne mutsuz kimselerdir!
O sol taraftakiler, ne uğursuz kimselerdir.
فِي سَمُومࣲ وَحَمِيمࣲ
42,43,44,45,46. İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde serin ve hoş olmayan kapkara dumandan bir gölge altındadırlar. Çünkü onlar bundan önce, varlık içinde sefahete dalmışlardı. Büyük günahı işlemekte ısrar edip dururlardı.
42-43-44. (Onlar) içlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde ve serinliği ve hoşluğu olmayan kapkara bir dumanın gölgesinde bulunurlar.
(Onlar) kavurucu bir sıcaklık ve kaynar su,
وَظِلࣲّ مِّن يَحۡمُومࣲ
42,43,44,45,46. İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde serin ve hoş olmayan kapkara dumandan bir gölge altındadırlar. Çünkü onlar bundan önce, varlık içinde sefahete dalmışlardı. Büyük günahı işlemekte ısrar edip dururlardı.
42-43-44. (Onlar) içlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde ve serinliği ve hoşluğu olmayan kapkara bir dumanın gölgesinde bulunurlar.
43,44. Kapkara, boğucu bir dumandan (meydana gelen) ve asla serinletmeyen ve rahatlatmayan bir gölge (içerisindedirler.)
لَّا بَارِدࣲ وَلَا كَرِيمٍ
42,43,44,45,46. İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde serin ve hoş olmayan kapkara dumandan bir gölge altındadırlar. Çünkü onlar bundan önce, varlık içinde sefahete dalmışlardı. Büyük günahı işlemekte ısrar edip dururlardı.
42-43-44. (Onlar) içlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde ve serinliği ve hoşluğu olmayan kapkara bir dumanın gölgesinde bulunurlar.
43,44. Kapkara, boğucu bir dumandan (meydana gelen) ve asla serinletmeyen ve rahatlatmayan bir gölge (içerisindedirler.)
إِنَّهُمۡ كَانُواْ قَبۡلَ ذَٰلِكَ مُتۡرَفِينَ
42,43,44,45,46. İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde serin ve hoş olmayan kapkara dumandan bir gölge altındadırlar. Çünkü onlar bundan önce, varlık içinde sefahete dalmışlardı. Büyük günahı işlemekte ısrar edip dururlardı.
Çünkü onlar, bundan önce (dünyada varlık içinde) şımartılmış kimselerdi.
Çünkü onlar, bundan önce keyiflerine düşkün kimselerdendiler.
وَكَانُواْ يُصِرُّونَ عَلَى ٱلۡحِنثِ ٱلۡعَظِيمِ
42,43,44,45,46. İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde serin ve hoş olmayan kapkara dumandan bir gölge altındadırlar. Çünkü onlar bundan önce, varlık içinde sefahete dalmışlardı. Büyük günahı işlemekte ısrar edip dururlardı.
(Onlar) büyük günahları işlemekte ısrar ederlerdi.
Onlar, büyük günâhlarda ısrar ederlerdi.
وَكَانُواْ يَقُولُونَ أَئِذَا مِتۡنَا وَكُنَّا تُرَابࣰ ا وَعِظَٰمًا أَءِنَّا لَمَبۡعُوثُونَ
47,48,49,50. Şöyle diyorlardı: “Ölüp, toprak ve kemik olduktan sonra mı yeniden diriltileceğiz? Eski atalarımız da mı?” De ki: “Şüphesiz öncekiler de, sonrakiler de, belli bir günün randevusunda bir araya getirileceklerdir.”
Derlerdi ki: “Ölüp toprak olduktan ve çürüyüp kemik haline geldikten sonra mı biz diriltilecekmişiz?”
47,48. Ve: “sahi biz veya geçmiş atalarımız, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken, gerçekten yeniden diriltileceğiz öyle mi?” derlerdi.
أَوَءَابَآؤُنَا ٱلۡأَوَّلُونَ
47,48,49,50. Şöyle diyorlardı: “Ölüp, toprak ve kemik olduktan sonra mı yeniden diriltileceğiz? Eski atalarımız da mı?” De ki: “Şüphesiz öncekiler de, sonrakiler de, belli bir günün randevusunda bir araya getirileceklerdir.”
“Ölmüş gitmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?”
47,48. Ve: “sahi biz veya geçmiş atalarımız, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken, gerçekten yeniden diriltileceğiz öyle mi?” derlerdi.
قُلۡ إِنَّ ٱلۡأَوَّلِينَ وَٱلۡأٓخِرِينَ
47,48,49,50. Şöyle diyorlardı: “Ölüp, toprak ve kemik olduktan sonra mı yeniden diriltileceğiz? Eski atalarımız da mı?” De ki: “Şüphesiz öncekiler de, sonrakiler de, belli bir günün randevusunda bir araya getirileceklerdir.”
De ki: “Hem öncekiler hem de sonrakiler,
(Ey Muhammed! Onlara:) “(Evet) hem öncekiler, hem de sonrakiler.” de.
لَمَجۡمُوعُونَ إِلَىٰ مِيقَٰتِ يَوۡمࣲ مَّعۡلُومࣲ
47,48,49,50. Şöyle diyorlardı: “Ölüp, toprak ve kemik olduktan sonra mı yeniden diriltileceğiz? Eski atalarımız da mı?” De ki: “Şüphesiz öncekiler de, sonrakiler de, belli bir günün randevusunda bir araya getirileceklerdir.”
Bilinen bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır.
(Onların tümü) belirli bir günün, belirli bir vaktinde mutlaka toplanacaklardır.
ثُمَّ إِنَّكُمۡ أَيُّهَا ٱلضَّآلُّونَ ٱلۡمُكَذِّبُونَ
Sonra, siz ey yalancı sapıklar!
Sonra, siz ey yoldan sapmış ve hakikati yalanlamış olanlar!
Sonra gerçekten siz ey sapkın yalancılar!
لَأٓكِلُونَ مِن شَجَرࣲ مِّن زَقُّومࣲ
52,53. Kesinlikle zakkum ağacından yiyeceksiniz. Onunla karınlarınızı dolduracaksınız.
Şüphesiz zakkum olan bir ağaçtan yiyeceksiniz.
Şüphesiz siz de zakkum ağacından yiyeceksiniz.
فَمَالِـُٔونَ مِنۡهَا ٱلۡبُطُونَ
52,53. Kesinlikle zakkum ağacından yiyeceksiniz. Onunla karınlarınızı dolduracaksınız.
Karınlarınızı ondan dolduracaksınız.
Karınlar(ınız) onunla doldurulacak,
فَشَٰرِبُونَ عَلَيۡهِ مِنَ ٱلۡحَمِيمِ
54,55,56. Onun üzerine kaynar sudan içeceksiniz. Onu susuz develerin içişi gibi içeceksiniz. İşte, yargı günü onların ziyafeti böyle olacaktır.
Üstüne de o kaynar sudan içeceksiniz.
Üstüne de kaynar sudan içeceksiniz.
فَشَٰرِبُونَ شُرۡبَ ٱلۡهِيمِ
54,55,56. Onun üzerine kaynar sudan içeceksiniz. Onu susuz develerin içişi gibi içeceksiniz. İşte, yargı günü onların ziyafeti böyle olacaktır.
Üstelik susamış develerin suya saldırışı gibi saldırarak içeceksiniz.
(Hem de) susuzluk hastalığına tutulmuş kanmak bilmeyen, develer gibi içeceksiniz.
هَٰذَا نُزُلُهُمۡ يَوۡمَ ٱلدِّينِ
54,55,56. Onun üzerine kaynar sudan içeceksiniz. Onu susuz develerin içişi gibi içeceksiniz. İşte, yargı günü onların ziyafeti böyle olacaktır.
İşte bu hesap gününde onların ziyafetleridir.
İşte onlara din gününde sunulacak ilk ziyafet, böyle olacak.
نَحۡنُ خَلَقۡنَٰكُمۡ فَلَوۡلَا تُصَدِّقُونَ
Sizi biz yarattık. Tasdik etmeniz gerekmez mi?
(Ey inkârcılar!) Sizi biz yarattık. Hâlâ tasdik etmeyecek misiniz?
(Ey kâfirler!) Sizi, Biz yarattık. Hâlâ (gerçekleri) kabul etmeyecek misiniz?
أَفَرَءَيۡتُم مَّا تُمۡنُونَ
58,59. Düşündünüz mü akıttığınız menileri? Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa biz mi yaratıyoruz?
(Rahîmlere) akıttığınız o meniye ne dersiniz?
Siz, (rahimlere) döktüğünüz birkaç damla suyu hiç düşündünüz mü?
ءَأَنتُمۡ تَخۡلُقُونَهُۥٓ أَمۡ نَحۡنُ ٱلۡخَٰلِقُونَ
58,59. Düşündünüz mü akıttığınız menileri? Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa biz mi yaratıyoruz?
Onu yarat(tıp insan haline getir)en siz misiniz, yoksa Biz miyiz?
Ondan (sizi,) sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı, Biz miyiz?
نَحۡنُ قَدَّرۡنَا بَيۡنَكُمُ ٱلۡمَوۡتَ وَمَا نَحۡنُ بِمَسۡبُوقِينَ
60,61,62. Aranızda ölümü takdir eden biziz. Biz, sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilmediğiniz bir alemde tekrar var etmek konusunda önüne geçilebileceklerden değiliz. Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz; düşünüp bundan ders almanız gerekmez mi?
Aranızda (farklı eceller belirleyerek) ölümü takdir eden biziz. Hiç kimse bizim önümüze geçemez (Bizi bu işten alıkoyamaz).
60,61. Aranızda ölümü takdir eden, Biziz ve (sizi yok edip) yerinize benzerlerinizi getirme veya sizi asla bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratma konusunda, Bizim önümüze kimse geçemez.
عَلَىٰٓ أَن نُّبَدِّلَ أَمۡثَٰلَكُمۡ وَنُنشِئَكُمۡ فِي مَا لَا تَعۡلَمُونَ
60,61,62. Aranızda ölümü takdir eden biziz. Biz, sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilmediğiniz bir alemde tekrar var etmek konusunda önüne geçilebileceklerden değiliz. Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz; düşünüp bundan ders almanız gerekmez mi?
Amacımız benzerlerinizi yerinize geçirmek ve hepinizi bilmediğiniz bir âlemde yeniden yaratmaktır.
60,61. Aranızda ölümü takdir eden, Biziz ve (sizi yok edip) yerinize benzerlerinizi getirme veya sizi asla bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratma konusunda, Bizim önümüze kimse geçemez.
وَلَقَدۡ عَلِمۡتُمُ ٱلنَّشۡأَةَ ٱلۡأُولَىٰ فَلَوۡلَا تَذَكَّرُونَ
60,61,62. Aranızda ölümü takdir eden biziz. Biz, sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilmediğiniz bir alemde tekrar var etmek konusunda önüne geçilebileceklerden değiliz. Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz; düşünüp bundan ders almanız gerekmez mi?
Siz, ilk olarak nasıl yaratıldığınızı, dünyaya nasıl geldiğinizi çok iyi biliyorsunuz. O hâlde (yeniden yaratılacağınızı) niçin düşünmüyorsunuz?
İlk yaratılışınızın nasıl olduğunu bildiğiniz halde, bunu bari düşünseniz olmaz mı?
أَفَرَءَيۡتُم مَّا تَحۡرُثُونَ
63,64,65,66,67. Düşündünüz mü ektiklerinizi? Siz mi onları ekin haline getiriyorsunuz yoksa biz mi? Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık da şaşar kalırdınız. “Doğrusu borç altına girdik, daha doğrusu biz yoksul kaldık” derdiniz.
(Toprağa) ekmekte olduğunuz (tohum)u gördünüz mü?
Ektiğiniz (tohumu) hiç düşündünüz mü?
ءَأَنتُمۡ تَزۡرَعُونَهُۥٓ أَمۡ نَحۡنُ ٱلزَّٰرِعُونَ
63,64,65,66,67. Düşündünüz mü ektiklerinizi? Siz mi onları ekin haline getiriyorsunuz yoksa biz mi? Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık da şaşar kalırdınız. “Doğrusu borç altına girdik, daha doğrusu biz yoksul kaldık” derdiniz.
Onu bitiren siz misiniz, yoksa Biz miyiz?
Onu sizler mi yeşertiyorsunuz, yoksa yeşerten, Biz miyiz?
لَوۡ نَشَآءُ لَجَعَلۡنَٰهُ حُطَٰمࣰ ا فَظَلۡتُمۡ تَفَكَّهُونَ
63,64,65,66,67. Düşündünüz mü ektiklerinizi? Siz mi onları ekin haline getiriyorsunuz yoksa biz mi? Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık da şaşar kalırdınız. “Doğrusu borç altına girdik, daha doğrusu biz yoksul kaldık” derdiniz.
65-66-67. Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık da şaşkınlık içinde (şöyle) geveleyip dururdunuz: “Muhakkak biz çok ziyandayız (emeklerimiz boşa gitti). Hatta büsbütün yoksun bırakıldık!”
65,66,67. Eğer dilersek onu kesinlikle bir çör-çöp yapardık ve siz de: “Eyvah! Mahvolduk, daha doğrusu biz çok zarardayız!” diye, geveler dururdunuz.
إِنَّا لَمُغۡرَمُونَ
63,64,65,66,67. Düşündünüz mü ektiklerinizi? Siz mi onları ekin haline getiriyorsunuz yoksa biz mi? Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık da şaşar kalırdınız. “Doğrusu borç altına girdik, daha doğrusu biz yoksul kaldık” derdiniz.
65-66-67. Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık da şaşkınlık içinde (şöyle) geveleyip dururdunuz: “Muhakkak biz çok ziyandayız (emeklerimiz boşa gitti). Hatta büsbütün yoksun bırakıldık!”
65,66,67. Eğer dilersek onu kesinlikle bir çör-çöp yapardık ve siz de: “Eyvah! Mahvolduk, daha doğrusu biz çok zarardayız!” diye, geveler dururdunuz.
بَلۡ نَحۡنُ مَحۡرُومُونَ
63,64,65,66,67. Düşündünüz mü ektiklerinizi? Siz mi onları ekin haline getiriyorsunuz yoksa biz mi? Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık da şaşar kalırdınız. “Doğrusu borç altına girdik, daha doğrusu biz yoksul kaldık” derdiniz.
65-66-67. Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık da şaşkınlık içinde (şöyle) geveleyip dururdunuz: “Muhakkak biz çok ziyandayız (emeklerimiz boşa gitti). Hatta büsbütün yoksun bırakıldık!”
65,66,67. Eğer dilersek onu kesinlikle bir çör-çöp yapardık ve siz de: “Eyvah! Mahvolduk, daha doğrusu biz çok zarardayız!” diye, geveler dururdunuz.
أَفَرَءَيۡتُمُ ٱلۡمَآءَ ٱلَّذِي تَشۡرَبُونَ
68,69,70. İçtiğiniz suyu hiç düşündünüz mü? Siz mi onu buluttan indiriyorsunuz yoksa biz mi? Dileseydik onu acı yapardık. Hiç şükretmez misiniz?
Ya içtiğiniz suya ne dersiniz?
İçtiğiniz suyu da hiç düşündünüz mü?
ءَأَنتُمۡ أَنزَلۡتُمُوهُ مِنَ ٱلۡمُزۡنِ أَمۡ نَحۡنُ ٱلۡمُنزِلُونَ
68,69,70. İçtiğiniz suyu hiç düşündünüz mü? Siz mi onu buluttan indiriyorsunuz yoksa biz mi? Dileseydik onu acı yapardık. Hiç şükretmez misiniz?
Onu buluttan yağdıran siz misiniz, yoksa Biz miyiz?
Onu, sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren, Biz miyiz?
لَوۡ نَشَآءُ جَعَلۡنَٰهُ أُجَاجࣰ ا فَلَوۡلَا تَشۡكُرُونَ
68,69,70. İçtiğiniz suyu hiç düşündünüz mü? Siz mi onu buluttan indiriyorsunuz yoksa biz mi? Dileseydik onu acı yapardık. Hiç şükretmez misiniz?
Dileseydik onu acı ve tuzlu bir su yapardık. O hâlde niçin hâlâ şükretmiyorsunuz?
Eğer dilersek onu da tuzlu (ve acı) yapardık. Buna şükretseniz olmaz mı?
أَفَرَءَيۡتُمُ ٱلنَّارَ ٱلَّتِي تُورُونَ
71,72,73,74. Hiç düşündünüz mü yaktığınız ateşi? Onun ağacını siz mi var ettiniz yoksa biz mi? Biz onu bir ders ve çölden gelip geçenlerin istifadesi için yarattık. Öyleyse Yüce Rabbinin adını övgüyle an!
Tutuşturduğunuz ateşe ne dersiniz!
Yaktığınız ateşi hiç düşündünüz mü?
ءَأَنتُمۡ أَنشَأۡتُمۡ شَجَرَتَهَآ أَمۡ نَحۡنُ ٱلۡمُنشِـُٔونَ
71,72,73,74. Hiç düşündünüz mü yaktığınız ateşi? Onun ağacını siz mi var ettiniz yoksa biz mi? Biz onu bir ders ve çölden gelip geçenlerin istifadesi için yarattık. Öyleyse Yüce Rabbinin adını övgüyle an!
Onun ağacını yaratan siz misiniz, yoksa Biz miyiz?
Onun ağacını sizler mi yarattınız, yoksa onu yaratan, Biz miyiz?
نَحۡنُ جَعَلۡنَٰهَا تَذۡكِرَةࣰ وَمَتَٰعࣰ ا لِّلۡمُقۡوِينَ
71,72,73,74. Hiç düşündünüz mü yaktığınız ateşi? Onun ağacını siz mi var ettiniz yoksa biz mi? Biz onu bir ders ve çölden gelip geçenlerin istifadesi için yarattık. Öyleyse Yüce Rabbinin adını övgüyle an!
Biz onu hem düşündürücü, ibret verici bir uyarıcı (cehennemi hatırlatıcı), hem de ihtiyacı olanlar için bir yararlanma kaynağı (enerji) olarak yarattık.
Biz onu hem bir ibret hem de ihtiyacı olanların faydalanması için yarattık.
فَسَبِّحۡ بِٱسۡمِ رَبِّكَ ٱلۡعَظِيمِ
71,72,73,74. Hiç düşündünüz mü yaktığınız ateşi? Onun ağacını siz mi var ettiniz yoksa biz mi? Biz onu bir ders ve çölden gelip geçenlerin istifadesi için yarattık. Öyleyse Yüce Rabbinin adını övgüyle an!
Öyleyse kudret sahibi Rabbinin ismini/şanını tesbih et (Rabbin için çalış ve Rabbin için yaşa)!
O halde (Ey Muhammed!) Yüce Rabbinin adını (sürekli olarak) an.
۞فَلَآ أُقۡسِمُ بِمَوَٰقِعِ ٱلنُّجُومِ
75,76. Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, bilirseniz, gerçekten bu büyük bir yemindir.
İş onların sandığı gibi değil! Yıldızların yerlerine ve düşme noktalarına yemin ederim.
Hayır! (Artık başka söze lüzum yok). Bu Kitabın âyetlerinin yerleştiği gönüllere yemin ederim.
وَإِنَّهُۥ لَقَسَمࣱ لَّوۡ تَعۡلَمُونَ عَظِيمٌ
75,76. Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, bilirseniz, gerçekten bu büyük bir yemindir.
Doğrusu bu (yemin), eğer bilirseniz gerçekten büyük bir yemindir.
Şüphesiz -bilirseniz- bu, kesinlikle büyük bir yemindir.
إِنَّهُۥ لَقُرۡءَانࣱ كَرِيمࣱ
77,78. Şüphesiz bu, değerli bir Kur'ân'dır, korunmuş bir kitaptadır.
O, gerçekten değerli ve şerefli bir Kur’an’dır.
Çünkü o, çok şerefli bir Kur’ân’dır.
فِي كِتَٰبࣲ مَّكۡنُونࣲ
77,78. Şüphesiz bu, değerli bir Kur'ân'dır, korunmuş bir kitaptadır.
O iyi korunmuş bir kitapta, Levh-i Mahfuz’dadır.
(Ve o) korunmuş bir kitaptadır.
لَّا يَمَسُّهُۥٓ إِلَّا ٱلۡمُطَهَّرُونَ
79,80. Onunla ancak temiz olanlar iletişim kurabilir. Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.
Ona ancak arındırılmış olanlar dokunabilir.
Ona, ancak temizlenenler dokunabilir.
تَنزِيلࣱ مِّن رَّبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ
79,80. Onunla ancak temiz olanlar iletişim kurabilir. Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.
(Çünkü o,) âlemlerin Rabbi (tarafın)dan indirilmiştir.
Çünkü o, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.
أَفَبِهَٰذَا ٱلۡحَدِيثِ أَنتُم مُّدۡهِنُونَ
81,82. Şimdi siz, böyle bir söze mi leke süreceksiniz? Hakikati yalanlamayı günlük gıdanız olarak mı görüyorsunuz?
Şimdi siz, bu sözü mü kirletip küçümseyeceksiniz?
Şimdi siz, bu sözü mü kirletmeğe kalkışıyorsunuz?
وَتَجۡعَلُونَ رِزۡقَكُمۡ أَنَّكُمۡ تُكَذِّبُونَ
81,82. Şimdi siz, böyle bir söze mi leke süreceksiniz? Hakikati yalanlamayı günlük gıdanız olarak mı görüyorsunuz?
(Ve böylece) hakikati inkâr ederek yalanla beslenmeyi alışkanlık haline getireceksiniz.
“Ve siz Kur’an’ı, sadece kendi çıkarınızı düşündüğünüz için mi yalanlıyorsunuz?
فَلَوۡلَآ إِذَا بَلَغَتِ ٱلۡحُلۡقُومَ
83,84,85. Hele can boğaza dayandığı zaman. Siz o zaman, bakıp duracaksınız. O anda biz, ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz.
Ya o can boğaza gelip dayandığı zaman,
83,84. Canın boğaza dayandığı ve sizin de (can çekişene) baka kaldığınız an var ya!
وَأَنتُمۡ حِينَئِذࣲ تَنظُرُونَ
83,84,85. Hele can boğaza dayandığı zaman. Siz o zaman, bakıp duracaksınız. O anda biz, ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz.
O vakit siz sadece bakıp durursunuz.
83,84. Canın boğaza dayandığı ve sizin de (can çekişene) baka kaldığınız an var ya!
وَنَحۡنُ أَقۡرَبُ إِلَيۡهِ مِنكُمۡ وَلَٰكِن لَّا تُبۡصِرُونَ
83,84,85. Hele can boğaza dayandığı zaman. Siz o zaman, bakıp duracaksınız. O anda biz, ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz.
(O anda) biz ona sizden daha yakınız. Fakat siz (bizi) göremezsiniz.
(İşte o an) Biz, ona sizden daha yakınız. Fakat siz, bunu asla bilemezsiniz!
فَلَوۡلَآ إِن كُنتُمۡ غَيۡرَ مَدِينِينَ
86,87. Şâyet siz yaptıklarınızın karşılığını görmeyecekseniz, eğer doğru iseniz o çıkmakta olan canı geri çevirsenize.
86-87. Eğer yeniden diriltilip hesaba çekilmeyecekseniz ve (iddianızda da) doğru kimseler iseniz, o gırtlağa gelen canı geri çevirin bakalım!
86,87. Eğer siz, hesaplaşma yurduna gitmeyecekseniz ve eğer bu sözünüzde de samimi iseniz, haydi o (çıkmakta olan canı) geri çevirin bakalım!
تَرۡجِعُونَهَآ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ
86,87. Şâyet siz yaptıklarınızın karşılığını görmeyecekseniz, eğer doğru iseniz o çıkmakta olan canı geri çevirsenize.
86-87. Eğer yeniden diriltilip hesaba çekilmeyecekseniz ve (iddianızda da) doğru kimseler iseniz, o gırtlağa gelen canı geri çevirin bakalım!
86,87. Eğer siz, hesaplaşma yurduna gitmeyecekseniz ve eğer bu sözünüzde de samimi iseniz, haydi o (çıkmakta olan canı) geri çevirin bakalım!
فَأَمَّآ إِن كَانَ مِنَ ٱلۡمُقَرَّبِينَ
88,89. Eğer ölmek üzere olan kişi, Allah'a yakın olanlardansa, ona rahatlık, güzel kokular ve nimet cenneti vardır.
Eğer ölen kimse Allah’a yakın olanlardan ise,
Eğer o (ölen kişi, Allah’a) en çok yaklaştırılanlardan ise,
فَرَوۡحࣱ وَرَيۡحَانࣱ وَجَنَّتُ نَعِيمࣲ
88,89. Eğer ölmek üzere olan kişi, Allah'a yakın olanlardansa, ona rahatlık, güzel kokular ve nimet cenneti vardır.
Artık onun için bir rahatlık, hoş bir rızık ve nimetleri bitmez, kedersiz bir cennet vardır.
Ona (âhirette) rahatlık, güzel bir rızık ve nîmetlerle donatılmış cennet vardır.
وَأَمَّآ إِن كَانَ مِنۡ أَصۡحَٰبِ ٱلۡيَمِينِ
90,91. Eğer sağdakilerdense, kendisine, “Sağdakilerden sana selâm vardır” denilir.
90-91. Ve yine eğer (ölen kişi) sağduyu ile hareket edip Allah’ın emirleri doğrultusunda yaşayarak âhiret mutluluğuna erenlerden ise, kendisine: “Selam olsun sana (ey) ahiret mutluluğuna eren kimse” (denir).
Ve eğer o (kişi,) sağ taraftakilerden ise,
فَسَلَٰمࣱ لَّكَ مِنۡ أَصۡحَٰبِ ٱلۡيَمِينِ
90,91. Eğer sağdakilerdense, kendisine, “Sağdakilerden sana selâm vardır” denilir.
90-91. Ve yine eğer (ölen kişi) sağduyu ile hareket edip Allah’ın emirleri doğrultusunda yaşayarak âhiret mutluluğuna erenlerden ise, kendisine: “Selam olsun sana (ey) ahiret mutluluğuna eren kimse” (denir).
Ona da: “Ey sağ taraftakilerden (olan kişi!) Sana selam olsun!” denilir.
وَأَمَّآ إِن كَانَ مِنَ ٱلۡمُكَذِّبِينَ ٱلضَّآلِّينَ
92,93,94. Eğer o kişi, yalanlayan sapıklardansa, o da kaynar su ile ağırlanır ve onun için cehenneme yaslanış vardır.
Yok, eğer o, hakkı yalanlayan sapkınlardan ise,
Ve eğer o (kişi) yalancı sapkınlardan ise,
فَنُزُلࣱ مِّنۡ حَمِيمࣲ
92,93,94. Eğer o kişi, yalanlayan sapıklardansa, o da kaynar su ile ağırlanır ve onun için cehenneme yaslanış vardır.
Artık (onun için) kaynar sudan bir ziyafet (vardır),
Ona da kaynar sudan bir ziyafet sunulacaktır.
وَتَصۡلِيَةُ جَحِيمٍ
92,93,94. Eğer o kişi, yalanlayan sapıklardansa, o da kaynar su ile ağırlanır ve onun için cehenneme yaslanış vardır.
Bir de cehenneme atılma vardır.
Ve (sonunda da) cehenneme atılacaktır.
إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ حَقُّ ٱلۡيَقِينِ
95,96. Şüphesiz bu anlatılanlar kesin gerçeklerdir. Artık Yüce Rabbinin adını övgüyle an!
Şüphesiz bu, kesin gerçektir.
Şüphesiz (âhirette) yaşanacak kesin gerçek, işte budur.
فَسَبِّحۡ بِٱسۡمِ رَبِّكَ ٱلۡعَظِيمِ
95,96. Şüphesiz bu anlatılanlar kesin gerçeklerdir. Artık Yüce Rabbinin adını övgüyle an!
O halde kudret sahibi Rabbinin ismini/şanını yücelt (Rabbin için çalış)!
O halde (Ey Muhammed!) Yüce Rabbinin adını (sürekli olarak) an.