Muslim'in hadis metodolojisine dair önsözü; güvenilir râvileri zayıf olanlardan ayırır.
191 · Hadis · Bu Türkçe çeviri yapay zeka destekli olarak hazırlanmıştır.
Bize Heddab b. Halid tahdis etti; bize Hemmam tahdis etti; bize Katade, Enes b. Malik'ten tahdis etti ki, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Allah, kulunun tevbesine, sizden birinin ıssız bir arazide devesini yitirmişken (onun üzerinde) uyanıp (bulmasından) daha çok sevinir." Bunu bana Ahmed ed-Darimi de tahdis etti; bize Habban tahdis etti; bize Hemmam tahdis etti; bize Katade tahdis etti; bize Enes b. Malik, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'den bunun mislini tahdis etti.
Bize Muhammed b. Rafi ve Abd b. Humeyd tahdis etti. Abd "bize haber verdi" dedi; İbn Rafi ise -lafız onundur- "bize tahdis etti" dedi: Bize Abdürrezzak tahdis etti, bize Ma'mer haber verdi; dedi ki: Zühri bana: "Sana iki hayret verici hadis tahdis edeyim mi?" dedi. Zühri dedi ki: Bana Humeyd b. Abdirrahman haber verdi, Ebu Hüreyre'den, o da Nebi (s.a.v.)'den (naklen); buyurdu ki: "Bir adam nefsi aleyhine (günahta) haddi aştı. Ölüm gelip çatınca oğullarına vasiyet edip dedi ki: Ben ölünce beni yakın, sonra (kemiklerimi) ezin, sonra beni rüzgârda, denizde savurun. Vallahi, eğer Rabbim bana güç yetirirse, bana hiç kimseye etmediği bir azapla azap edecektir. Dedi ki: (Oğulları) ona bunu yaptılar. Bunun üzerine (Allah) yere: 'Aldığını geri ver' dedi. Bir de baktı ki o (adam) ayakta duruyor. (Allah) ona: 'Yaptığın şeye seni sevk eden nedir?' dedi. O: 'Senden korkum, ey Rabbim' -veya 'Senden çekinmem' dedi. Bunun üzerine (Allah) bu sebeple onu bağışladı." Zühri dedi ki: Bana Humeyd, Ebu Hüreyre'den, o Rasulullah (s.a.v.)'den tahdis etti; buyurdu ki: "Bir kadın, bağladığı bir kedi yüzünden ateşe girdi; ne onu yedirdi, ne de yeryüzünün haşeratından yesin diye onu serbest bıraktı; nihayet o (kedi) açlıktan zayıflayarak öldü." Zühri dedi ki: Bu, kişinin (ameline) güvenip aldanmaması ve kişinin de ümitsizliğe düşmemesi içindir.
Bize Muhammed b. el-Müsenna tahdis etti, bize Muhammed b. Cafer tahdis etti, bize Şu'be tahdis etti, Amr b. Mürre'den (naklen); dedi ki: Ebu Ubeyde'yi, Ebu Musa'dan, o da Nebi (s.a.v.)'den tahdis ederken işittim; buyurdu ki: "Şüphesiz Allah Azze ve Celle, gündüz günah işleyenin tevbe etmesi için geceleyin elini açar; gece günah işleyenin tevbe etmesi için de gündüz elini açar; ta ki güneş batıdan doğuncaya kadar." Ve bize Muhammed b. Beşşar tahdis etti, bize Ebu Davud tahdis etti, bize Şu'be bu isnad ile onun benzerini tahdis etti.
Bize Muhammed b. el-Müsennâ rivayet etti; bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti; bize Şu'be, Amr b. Mürre'den rivayet etti; (Amr) dedi ki: Ebû Ubeyde'yi, Ebû Mûsâ'dan naklederken işittim; o da Peygamber'den (s.a.v.): '(Peygamber) şöyle buyurdu: Şüphesiz Allah Azze ve Celle, gündüzün günahkârı tövbe etsin diye geceleyin elini açar; ve gecenin günahkârı tövbe etsin diye gündüzün elini açar; ta ki güneş batıdan doğuncaya kadar.' Bize Muhammed b. Beşşâr da rivayet etti; bize Ebû Dâvûd rivayet etti; bize Şu'be bu isnadla bunun benzerini rivayet etti.
Safvân b. Muhriz rivayet etti ki, bir kişi İbn Ömer'e dedi ki: Allah Resûlü'nün (s.a.v.) gizli (mahrem) konuşma hakkında bir şey söylediğini nasıl işittin? O da dedi ki: Onun şöyle buyurduğunu işittim: Kıyamet günü mü'min, Yüce ve Azîz olan Rabbine getirilir; Rabbi ona (Nûr'dan) örtüsünü koyar, ona günahlarını itiraf ettirir ve şöyle der: (Günahlarını) hatırlıyor musun? O da der ki: Rabbim, evet, onları hatırlıyorum. (Rabbi) der ki: Ben onları dünyada senin için gizledim. Bugün ise onları bağışlıyorum. Sonra ona iyi amellerinin (kaydını) içeren kitabı verilir. Kâfirlere ve münafıklara gelince, bütün mahlûkatın önünde onlar hakkında umumî bir ilan yapılır; bunların (yani kâfirlerin ve münafıkların) Allah hakkında yalan söyledikleri (haykırılır).
Bana Ebü't-Tâhir Ahmed b. Amr b. Abdillâh b. Amr b. Serh -Benî Ümeyye'nin mevlâsı- tahdis etti: Bana İbn Vehb haber verdi, bana Yûnus haber verdi, İbn Şihâb'dan; dedi ki: Sonra Rasûlullah (s.a.v) Tebük gazvesine çıktı; Rûm'u ve Şam'daki Arap Hristiyanlarını hedefliyordu. İbn Şihâb dedi ki: Bana Abdurrahmân b. Abdillâh b. Ka'b b. Mâlik haber verdi ki, Abdullah b. Ka'b, (babası) gözlerini kaybettiğinde oğulları arasından Ka'b'ın rehberi (kılavuzu) idi. Dedi ki: Ka'b b. Mâlik'i, Tebük gazvesinde Rasûlullah'tan (s.a.v) geri kaldığı zamanki hâlini anlatırken işittim. Ka'b b. Mâlik dedi ki: Tebük gazvesi dışında, Rasûlullah'ın (s.a.v) çıktığı hiçbir gazveden hiç geri kalmadım; ancak Bedir gazvesinde de geri kalmıştım, fakat ondan geri kalan hiç kimse kınanmamıştı. Çünkü Rasûlullah (s.a.v) ve Müslümanlar (savaşmak için değil) Kureyş kervanını hedefleyerek çıkmışlardı; nihayet Allah, sözleşmeksizin onlarla düşmanlarını bir araya getirdi. Andolsun ki İslam üzere sözleştiğimiz Akabe gecesinde Rasûlullah (s.a.v) ile birlikte bulundum; onun yerine Bedir'de bulunmayı arzu etmem (yani Akabe bana Bedir'den daha sevgilidir), gerçi Bedir insanlar arasında ondan daha meşhurdur. Tebük gazvesinde Rasûlullah'tan (s.a.v) geri kaldığımdaki durumum şu idi: O gazvede ondan geri kaldığım sıradaki kadar hiçbir zaman ne daha güçlü ne de daha varlıklı olmuştum. Vallahi ondan önce hiçbir zaman iki binek (deve) bir araya getirmemiştim; ancak o gazvede ikisini bir araya getirdim. Rasûlullah (s.a.v) o gazveye şiddetli bir sıcakta çıktı; uzun bir yolculuğu, ıssız çölü ve kalabalık bir düşmanı göze aldı. Müslümanlara, gazveleri için gerektiği gibi hazırlanabilsinler diye durumlarını açıkça bildirdi; onlara hedeflediği yönü haber verdi. Rasûlullah (s.a.v) ile birlikte olan Müslümanlar çoktu; onları bir defter (kayıt) toplamıyordu -bununla dîvânı (kayıt defterini) kastediyor-. Ka'b dedi ki: Geri kalıp gizlenmek isteyen bir adam, hakkında Allah'tan azze ve celle vahiy inmedikçe bunun kendisi için gizli kalacağını sanırdı (böyle sanan azdı). Rasûlullah (s.a.v) o gazveye meyveler ve gölgeler hoş (olgun) olduğu bir zamanda çıktı; ben de onlara meyilliydim. Rasûlullah (s.a.v) ve beraberindeki Müslümanlar hazırlandılar; ben de onlarla birlikte hazırlanmak için sabahları çıkıyor, sonra bir iş bitirmeden dönüyordum. Kendi kendime: Ben istediğim zaman buna gücüm yeter, diyordum. Bu durum bende devam edip durdu; nihayet insanlar ciddiyetle yola koyuldu; Rasûlullah (s.a.v) ve beraberindeki Müslümanlar sabahleyin yola çıktılar, ben ise hazırlığımdan hiçbir şey tamamlamamıştım. Sonra yine (bir sabah) çıkıp döndüm, yine bir iş bitirmedim. Bu böyle devam etti; nihayet onlar hızlandılar ve gazve (ordusu) iyice uzaklaştı. Yola çıkıp onlara yetişmeyi düşündüm -keşke yapsaydım!- sonra bu bana takdir olunmadı. Rasûlullah (s.a.v) çıktıktan sonra insanların arasına çıktığımda, kendime örnek olarak ancak nifakla itham edilmiş bir adamı ya da Allah'ın mazur gördüğü âcizlerden bir adamı görmem beni üzüyordu. Rasûlullah (s.a.v) Tebük'e varıncaya kadar beni anmadı (sormadı). Tebük'te topluluğun içinde otururken: Ka'b b. Mâlik ne yaptı (ona ne oldu)? dedi. Benî Selime'den bir adam: Yâ Rasûlallah, onu iki bürdesi (elbisesi) ve kendine (iki yanına) bakması (böbürlenmesi) alıkoydu, dedi. Muâz b. Cebel ona: Ne kötü söyledin! Vallahi yâ Rasûlallah, biz onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz, dedi. Rasûlullah (s.a.v) sustu. O bu hâldeyken, serâbın içinde beyazlar giymiş (uzaktan görünen) bir adam gördü. Rasûlullah (s.a.v): Ebû Hayseme ol (olsan gerek), dedi. Bir de baktık ki o, Ebû Hayseme el-Ensârî'dir; münâfıklar kendisini ayıpladığında bir ölçek hurma sadaka veren kişi odur. Ka'b b. Mâlik dedi ki: Rasûlullah'ın (s.a.v) Tebük'ten dönüş yoluna çıktığı bana ulaşınca, üzüntüm beni sardı. Yalan (uyduracak sözler) düşünmeye başladım ve: Yarın onun öfkesinden ne ile kurtulacağım? diyor, bunun için ailemden görüş sahibi herkesten yardım istiyordum. Bana: Rasûlullah (s.a.v) gelmek üzeredir, denilince, bâtıl (yalan düşünceler) benden gitti; öyle ki ondan hiçbir şeyle asla kurtulamayacağımı anladım ve doğru söylemeye kesin karar verdim. Rasûlullah (s.a.v) sabahleyin geldi. O, bir yolculuktan geldiğinde önce mescide gider, orada iki rekât namaz kılar, sonra insanlar için otururdu. Bunu yapınca geri kalanlar (mütehallifûn) ona gelip özür beyan etmeye ve yemin etmeye başladılar; onlar seksen küsur kişiydi. Rasûlullah (s.a.v) onların açık (beyanlarını) kabul etti, biatlerini aldı, onlar için istiğfar etti ve iç yüzlerini (sırlarını) Allah'a havale etti. Nihayet ben geldim. Selam verince, öfkeli birinin gülümsemesiyle gülümsedi, sonra: Gel, dedi. Yürüyerek gelip önüne oturdum. Bana: Seni (savaştan) alıkoyan neydi? Binek satın almamış mıydın? dedi. Dedim ki: Yâ Rasûlallah, vallahi ben senden başka dünya ehlinden birinin yanında otursaydım, bir özürle onun öfkesinden kurtulacağımı düşünürdüm; çünkü bana cedel (tartışma kabiliyeti) verilmiştir. Fakat vallahi, bugün sana seni benden râzı edecek yalan bir söz söylersem, Allah'ın seni bana karşı öfkelendirmesi yakındır; şayet sana doğru bir söz söylersem, bunda bana kızarsın; ama ben bunda Allah'ın (güzel) âkıbetini umuyorum. Vallahi hiçbir özrüm yoktu. Vallahi senden geri kaldığım sıradaki kadar hiç bu denli güçlü ve varlıklı olmamıştım. Rasûlullah (s.a.v): Bu (adam) ise doğru söyledi. Kalk, Allah senin hakkında hüküm verinceye kadar (bekle), dedi. Kalktım; Benî Selime'den bazı adamlar ayaklanıp peşimden geldiler ve bana: Vallahi bundan önce senin bir günah işlediğini bilmiyorduk. Geri kalanların Rasûlullah'a (s.a.v) beyan ettiği özrü sen ona beyan etmekten âciz kaldın (bunu yapamadın). Hâlbuki günahın için Rasûlullah'ın (s.a.v) senin adına istiğfar etmesi sana yeterdi, dediler. Vallahi beni öyle kınamaya devam ettiler ki, Rasûlullah'a (s.a.v) dönüp kendimi yalanlamak istedim. Sonra onlara: Bu (durum), benimle birlikte başka birinin de başına geldi mi? dedim. Dediler ki: Evet, senin gibi iki adamın başına geldi; onlar da senin dediğin gibi dediler, onlara da sana denilen gibi denildi. Dedim ki: Onlar kim? Dediler ki: Mürâre b. Rebîa el-Âmirî ve Hilâl b. Ümeyye el-Vâkıfî. Bana, Bedir'e katılmış, kendilerinde (bana) örnek bulunan iki sâlih adamı andılar. Onları bana anınca (kararımda) sebât ettim (geri dönmedim). Rasûlullah (s.a.v), kendisinden geri kalanlar arasından biz üç kişiyle konuşmayı Müslümanlara yasakladı. İnsanlar bizden uzaklaştı ve bize karşı değiştiler; öyle ki içimde yeryüzü bana yabancılaştı, tanıdığım yer olmaktan çıktı. Bu hâl üzere elli gece kaldık. İki arkadaşım boyun eğip evlerine kapandılar ve ağlıyorlardı. Ben ise topluluğun en genci ve en dayanıklısıydım; dışarı çıkıyor, cemaatle namaza katılıyor, çarşılarda dolaşıyordum, ama kimse benimle konuşmuyordu. Rasûlullah'a (s.a.v), namazdan sonra meclisinde otururken gelip selam veriyor, kendi kendime: Selamı almak için dudaklarını kıpırdattı mı, kıpırdatmadı mı? diyordum. Sonra ona yakın (bir yerde) namaz kılıyor, ona göz ucuyla gizlice bakıyordum. Namazıma yöneldiğimde bana bakıyor, ona doğru döndüğümde ise benden yüz çeviriyordu. Müslümanların bu cefâsı bana uzun gelince, yürüyüp amcamın oğlu ve insanların bana en sevgili olanı olan Ebû Katâde'nin bahçesinin duvarına tırmandım ve ona selam verdim; vallahi selamımı almadı. Ona: Ey Ebû Katâde, Allah aşkına, benim Allah'ı ve Rasûlünü sevdiğimi biliyorsun değil mi? dedim. Sustu. Tekrar and verdim, yine sustu. Tekrar and verdim; Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dedi. Gözlerim doldu (yaşardı), döndüm ve duvara (tekrar) tırmandım. Medine çarşısında yürürken, Medine'ye satmak için yiyecek getiren Şam ahâlisinin Nabatîlerinden biri: Ka'b b. Mâlik'i kim gösterir? diyordu. İnsanlar ona beni işaret etmeye başladılar; nihayet yanıma gelip bana Gassân kralından bir mektup verdi. Ben yazı bilen (kâtip) biriydim, onu okudum. İçinde şöyle yazıyordu: 'Ammâ ba'd; bize ulaştı ki, arkadaşın (efendin) sana cefâ etmiş; Allah seni hor görülecek ve zâyi olacak bir yerde kılmadı (yaratmadı). Bize katıl, sana iyi davranalım (teselli edelim).' Onu okuyunca: Bu da bir belâdan (imtihandan), dedim ve onu tandıra götürüp orada yaktım. Nihayet ellinin kırkı geçince ve vahiy gecikince, Rasûlullah'ın (s.a.v) elçisi bana gelip: Rasûlullah (s.a.v) sana hanımından uzak durmanı emrediyor, dedi. Dedim ki: Onu boşayayım mı, yoksa ne yapayım? Dedi ki: Hayır, sadece ondan uzak dur, ona yaklaşma. Aynısını iki arkadaşıma da gönderdi. Hanımıma: Ailene git, Allah bu iş hakkında hüküm verinceye kadar onların yanında kal, dedim. Hilâl b. Ümeyye'nin hanımı Rasûlullah'a (s.a.v) gelip: Yâ Rasûlallah, Hilâl b. Ümeyye çaresiz (âciz) bir ihtiyardır, hizmetçisi yoktur; ona hizmet etmemi kerih (hoşnutsuz) görür müsün? dedi. (Rasûlullah): Hayır, ama sana yaklaşmasın, dedi. Kadın: Vallahi onda hiçbir şeye (isteğe) mecal (güç) yok; vallahi başına bu iş geldiğinden bugüne kadar durmadan ağlıyor, dedi. Ailemden bazıları bana: Hanımın hakkında Rasûlullah'tan (s.a.v) izin istesen; Hilâl b. Ümeyye'nin hanımına ona hizmet etmesi için izin verdi, dediler. Dedim ki: Onun hakkında Rasûlullah'tan (s.a.v) izin istemem; ben genç bir adamım, onun hakkında izin istediğimde Rasûlullah'ın (s.a.v) ne diyeceğini ne bileyim? Bu hâl üzere on gece daha kaldım; böylece bizimle konuşmanın yasaklanmasından itibaren elli gece tamamlandı. Sonra ellinci gecenin sabahında, evlerimizden birinin damında sabah namazını kıldım. Allah azze ve cellenin bizden söz ettiği hâl üzere -canım bana daralmış, yeryüzü genişliğine rağmen bana dar gelmiş bir hâlde- otururken, Sel' (dağının) tepesine çıkmış bir bağıranın en yüksek sesiyle: Ey Ka'b b. Mâlik, müjde! dediğini işittim. Secdeye kapandım ve bir ferahlığın (kurtuluşun) geldiğini anladım. Rasûlullah (s.a.v) sabah namazını kılınca Allah'ın tevbemizi kabul ettiğini insanlara bildirmişti. İnsanlar bize müjde vermeye gitti; iki arkadaşıma da müjdeciler gitti. Bir adam bana at koşturdu, Eslem (kabilesin)den bir koşucu da bana doğru koşup dağa çıktı; ses attan daha hızlı ulaştı. Sesini işittiğim (müjdeci) bana gelip müjdeleyince, iki elbisemi çıkarıp müjdesine karşılık ona giydirdim; vallahi o gün onlardan başka (giyeceğim) bir şeyim yoktu. İki elbise ödünç alıp giydim ve Rasûlullah'a (s.a.v) doğru yola koyuldum. İnsanlar bölük bölük beni karşılıyor, tevbemden dolayı beni tebrik ediyor ve: Allah'ın tevbeni kabul etmesi sana kutlu olsun, diyorlardı. Nihayet mescide girdim; Rasûlullah (s.a.v) mescitte oturuyor, etrafında insanlar vardı. Talha b. Ubeydillah koşarak kalkıp benimle musâfaha etti ve beni tebrik etti; vallahi muhacirlerden ondan başka kimse (benim için) kalkmadı. (Ka'b bunu Talha için asla unutmazdı.) Ka'b dedi ki: Rasûlullah'a (s.a.v) selam verdiğimde, yüzü sevinçten parıldayarak: Annenin seni doğurduğundan beri sana uğrayan en hayırlı günü müjdelerim! dedi. Dedim ki: Bu senin katından mı, yoksa Allah katından mı yâ Rasûlallah? Dedi ki: Hayır, Allah katından. Rasûlullah (s.a.v) sevindiği zaman yüzü nurlanır, sanki yüzü bir ay parçası olurdu; biz bunu (böyle) bilirdik (anlardık). Önüne oturunca dedim ki: Yâ Rasûlallah, tevbemden (biri de), malımdan sıyrılıp Allah'a ve Rasûlüne sadaka olarak vermemdir. Rasûlullah (s.a.v): Malının bir kısmını tut (elinde bırak); bu senin için daha hayırlıdır, dedi. Dedim ki: Öyleyse Hayber'deki payımı tutuyorum. Ve dedim ki: Yâ Rasûlallah, Allah beni ancak doğrulukla kurtardı; tevbemden (biri de), yaşadığım sürece doğrudan başka bir şey söylememektir. Vallahi, Müslümanlardan hiç kimsenin, bunu Rasûlullah'a (s.a.v) söylediğimden bugüne kadar, doğru söz(ü koruma) hususunda Allah'ın beni imtihan ettiğinden daha güzel imtihan edildiğini bilmiyorum. Vallahi bunu Rasûlullah'a (s.a.v) söylediğimden bugüne kadar bilerek (kasten) bir yalan söylemedim; geri kalan (ömrüm) için de Allah'ın beni korumasını umuyorum. Bunun üzerine Allah azze ve celle şunu indirdi: 'Andolsun ki Allah, Peygamber'in, güçlük anında ona uyan muhacirlerin ve ensârın tevbesini kabul etti; içlerinden bir kısmının kalpleri neredeyse kayacakken (Allah) sonra onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, onlara çok şefkatli, çok merhametlidir. Ve geri bırakılan o üç kişinin de (tevbesini kabul etti); nihayet yeryüzü genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, canları da kendilerine dar gelmişti...' -'Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve sâdıklarla beraber olun' (âyetine) kadar. Ka'b dedi ki: Vallahi Allah bana, İslam'a hidayet ettikten sonra, nefsimde Rasûlullah'a (s.a.v) doğru söylememden -yalan söyleyip de yalan söyleyenlerin helâk olduğu gibi helâk olmamamdan- daha büyük hiçbir nimet vermemiştir. Çünkü Allah, vahiy indirdiğinde yalan söyleyenler hakkında, hiç kimseye söylemediği en kötü sözü söyledi. Allah şöyle buyurdu: 'Yanlarına döndüğünüzde, kendilerinden yüz çeviresiniz diye size Allah adına yemin edecekler. Onlardan yüz çevirin; çünkü onlar murdardır (pistir), kazandıklarına karşılık varacakları yer cehennemdir. Kendilerinden râzı olasınız diye size yemin ederler; siz onlardan râzı olsanız da, Allah o fâsık topluluktan râzı olmaz.' Ka'b dedi ki: Biz üç kişi, Rasûlullah'ın (s.a.v) yemin ettiklerinde kendilerinden kabul edip biatlerini aldığı ve istiğfar ettiği o kimselerin işinden geri bırakıldık (ayrı tutulduk); Rasûlullah (s.a.v) bizim işimizi Allah hüküm verinceye kadar erteledi. İşte bunun için Allah azze ve celle: 'Ve geri bırakılan o üç kişi...' buyurdu. Allah'ın 'geri bırakılma' diye zikrettiği şey, bizim gazveden geri kalmamız değildir; o ancak bizi (haklarında hükmü) ertelemesi ve işimizi, kendisine yemin edip özür beyan eden ve kabul ettiği kimselerden (sonraya) bırakmasıdır. Bana bunu Muhammed b. Râfi' de tahdis etti: Bize Huceyn b. el-Müsennâ tahdis etti, bize el-Leys tahdis etti, Ukayl'den, İbn Şihâb'dan, Yûnus'un isnadıyla ez-Zührî'den, aynen (aynı şekilde).
Bana Ebü't-Tâhir Ahmed b. Amr b. Abdillâh b. Amr b. Serh -Benî Ümeyye'nin mevlâsı- tahdis etti: Bana İbn Vehb haber verdi, bana Yûnus haber verdi, İbn Şihâb'dan; dedi ki: Sonra Rasûlullah (s.a.v) Tebük gazvesine çıktı; Rûm'u ve Şam'daki Arap Hristiyanlarını hedefliyordu. İbn Şihâb dedi ki: Bana Abdurrahmân b. Abdillâh b. Ka'b b. Mâlik haber verdi ki, Abdullah b. Ka'b, (babası) gözlerini kaybettiğinde oğulları arasından Ka'b'ın rehberi (kılavuzu) idi. Dedi ki: Ka'b b. Mâlik'i, Tebük gazvesinde Rasûlullah'tan (s.a.v) geri kaldığı zamanki hâlini anlatırken işittim. Ka'b b. Mâlik dedi ki: Tebük gazvesi dışında, Rasûlullah'ın (s.a.v) çıktığı hiçbir gazveden hiç geri kalmadım; ancak Bedir gazvesinde de geri kalmıştım, fakat ondan geri kalan hiç kimse kınanmamıştı. Çünkü Rasûlullah (s.a.v) ve Müslümanlar (savaşmak için değil) Kureyş kervanını hedefleyerek çıkmışlardı; nihayet Allah, sözleşmeksizin onlarla düşmanlarını bir araya getirdi. Andolsun ki İslam üzere sözleştiğimiz Akabe gecesinde Rasûlullah (s.a.v) ile birlikte bulundum; onun yerine Bedir'de bulunmayı arzu etmem (yani Akabe bana Bedir'den daha sevgilidir), gerçi Bedir insanlar arasında ondan daha meşhurdur. Tebük gazvesinde Rasûlullah'tan (s.a.v) geri kaldığımdaki durumum şu idi: O gazvede ondan geri kaldığım sıradaki kadar hiçbir zaman ne daha güçlü ne de daha varlıklı olmuştum. Vallahi ondan önce hiçbir zaman iki binek (deve) bir araya getirmemiştim; ancak o gazvede ikisini bir araya getirdim. Rasûlullah (s.a.v) o gazveye şiddetli bir sıcakta çıktı; uzun bir yolculuğu, ıssız çölü ve kalabalık bir düşmanı göze aldı. Müslümanlara, gazveleri için gerektiği gibi hazırlanabilsinler diye durumlarını açıkça bildirdi; onlara hedeflediği yönü haber verdi. Rasûlullah (s.a.v) ile birlikte olan Müslümanlar çoktu; onları bir defter (kayıt) toplamıyordu -bununla dîvânı (kayıt defterini) kastediyor-. Ka'b dedi ki: Geri kalıp gizlenmek isteyen bir adam, hakkında Allah'tan azze ve celle vahiy inmedikçe bunun kendisi için gizli kalacağını sanırdı (böyle sanan azdı). Rasûlullah (s.a.v) o gazveye meyveler ve gölgeler hoş (olgun) olduğu bir zamanda çıktı; ben de onlara meyilliydim. Rasûlullah (s.a.v) ve beraberindeki Müslümanlar hazırlandılar; ben de onlarla birlikte hazırlanmak için sabahları çıkıyor, sonra bir iş bitirmeden dönüyordum. Kendi kendime: Ben istediğim zaman buna gücüm yeter, diyordum. Bu durum bende devam edip durdu; nihayet insanlar ciddiyetle yola koyuldu; Rasûlullah (s.a.v) ve beraberindeki Müslümanlar sabahleyin yola çıktılar, ben ise hazırlığımdan hiçbir şey tamamlamamıştım. Sonra yine (bir sabah) çıkıp döndüm, yine bir iş bitirmedim. Bu böyle devam etti; nihayet onlar hızlandılar ve gazve (ordusu) iyice uzaklaştı. Yola çıkıp onlara yetişmeyi düşündüm -keşke yapsaydım!- sonra bu bana takdir olunmadı. Rasûlullah (s.a.v) çıktıktan sonra insanların arasına çıktığımda, kendime örnek olarak ancak nifakla itham edilmiş bir adamı ya da Allah'ın mazur gördüğü âcizlerden bir adamı görmem beni üzüyordu. Rasûlullah (s.a.v) Tebük'e varıncaya kadar beni anmadı (sormadı). Tebük'te topluluğun içinde otururken: Ka'b b. Mâlik ne yaptı (ona ne oldu)? dedi. Benî Selime'den bir adam: Yâ Rasûlallah, onu iki bürdesi (elbisesi) ve kendine (iki yanına) bakması (böbürlenmesi) alıkoydu, dedi. Muâz b. Cebel ona: Ne kötü söyledin! Vallahi yâ Rasûlallah, biz onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz, dedi. Rasûlullah (s.a.v) sustu. O bu hâldeyken, serâbın içinde beyazlar giymiş (uzaktan görünen) bir adam gördü. Rasûlullah (s.a.v): Ebû Hayseme ol (olsan gerek), dedi. Bir de baktık ki o, Ebû Hayseme el-Ensârî'dir; münâfıklar kendisini ayıpladığında bir ölçek hurma sadaka veren kişi odur. Ka'b b. Mâlik dedi ki: Rasûlullah'ın (s.a.v) Tebük'ten dönüş yoluna çıktığı bana ulaşınca, üzüntüm beni sardı. Yalan (uyduracak sözler) düşünmeye başladım ve: Yarın onun öfkesinden ne ile kurtulacağım? diyor, bunun için ailemden görüş sahibi herkesten yardım istiyordum. Bana: Rasûlullah (s.a.v) gelmek üzeredir, denilince, bâtıl (yalan düşünceler) benden gitti; öyle ki ondan hiçbir şeyle asla kurtulamayacağımı anladım ve doğru söylemeye kesin karar verdim. Rasûlullah (s.a.v) sabahleyin geldi. O, bir yolculuktan geldiğinde önce mescide gider, orada iki rekât namaz kılar, sonra insanlar için otururdu. Bunu yapınca geri kalanlar (mütehallifûn) ona gelip özür beyan etmeye ve yemin etmeye başladılar; onlar seksen küsur kişiydi. Rasûlullah (s.a.v) onların açık (beyanlarını) kabul etti, biatlerini aldı, onlar için istiğfar etti ve iç yüzlerini (sırlarını) Allah'a havale etti. Nihayet ben geldim. Selam verince, öfkeli birinin gülümsemesiyle gülümsedi, sonra: Gel, dedi. Yürüyerek gelip önüne oturdum. Bana: Seni (savaştan) alıkoyan neydi? Binek satın almamış mıydın? dedi. Dedim ki: Yâ Rasûlallah, vallahi ben senden başka dünya ehlinden birinin yanında otursaydım, bir özürle onun öfkesinden kurtulacağımı düşünürdüm; çünkü bana cedel (tartışma kabiliyeti) verilmiştir. Fakat vallahi, bugün sana seni benden râzı edecek yalan bir söz söylersem, Allah'ın seni bana karşı öfkelendirmesi yakındır; şayet sana doğru bir söz söylersem, bunda bana kızarsın; ama ben bunda Allah'ın (güzel) âkıbetini umuyorum. Vallahi hiçbir özrüm yoktu. Vallahi senden geri kaldığım sıradaki kadar hiç bu denli güçlü ve varlıklı olmamıştım. Rasûlullah (s.a.v): Bu (adam) ise doğru söyledi. Kalk, Allah senin hakkında hüküm verinceye kadar (bekle), dedi. Kalktım; Benî Selime'den bazı adamlar ayaklanıp peşimden geldiler ve bana: Vallahi bundan önce senin bir günah işlediğini bilmiyorduk. Geri kalanların Rasûlullah'a (s.a.v) beyan ettiği özrü sen ona beyan etmekten âciz kaldın (bunu yapamadın). Hâlbuki günahın için Rasûlullah'ın (s.a.v) senin adına istiğfar etmesi sana yeterdi, dediler. Vallahi beni öyle kınamaya devam ettiler ki, Rasûlullah'a (s.a.v) dönüp kendimi yalanlamak istedim. Sonra onlara: Bu (durum), benimle birlikte başka birinin de başına geldi mi? dedim. Dediler ki: Evet, senin gibi iki adamın başına geldi; onlar da senin dediğin gibi dediler, onlara da sana denilen gibi denildi. Dedim ki: Onlar kim? Dediler ki: Mürâre b. Rebîa el-Âmirî ve Hilâl b. Ümeyye el-Vâkıfî. Bana, Bedir'e katılmış, kendilerinde (bana) örnek bulunan iki sâlih adamı andılar. Onları bana anınca (kararımda) sebât ettim (geri dönmedim). Rasûlullah (s.a.v), kendisinden geri kalanlar arasından biz üç kişiyle konuşmayı Müslümanlara yasakladı. İnsanlar bizden uzaklaştı ve bize karşı değiştiler; öyle ki içimde yeryüzü bana yabancılaştı, tanıdığım yer olmaktan çıktı. Bu hâl üzere elli gece kaldık. İki arkadaşım boyun eğip evlerine kapandılar ve ağlıyorlardı. Ben ise topluluğun en genci ve en dayanıklısıydım; dışarı çıkıyor, cemaatle namaza katılıyor, çarşılarda dolaşıyordum, ama kimse benimle konuşmuyordu. Rasûlullah'a (s.a.v), namazdan sonra meclisinde otururken gelip selam veriyor, kendi kendime: Selamı almak için dudaklarını kıpırdattı mı, kıpırdatmadı mı? diyordum. Sonra ona yakın (bir yerde) namaz kılıyor, ona göz ucuyla gizlice bakıyordum. Namazıma yöneldiğimde bana bakıyor, ona doğru döndüğümde ise benden yüz çeviriyordu. Müslümanların bu cefâsı bana uzun gelince, yürüyüp amcamın oğlu ve insanların bana en sevgili olanı olan Ebû Katâde'nin bahçesinin duvarına tırmandım ve ona selam verdim; vallahi selamımı almadı. Ona: Ey Ebû Katâde, Allah aşkına, benim Allah'ı ve Rasûlünü sevdiğimi biliyorsun değil mi? dedim. Sustu. Tekrar and verdim, yine sustu. Tekrar and verdim; Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dedi. Gözlerim doldu (yaşardı), döndüm ve duvara (tekrar) tırmandım. Medine çarşısında yürürken, Medine'ye satmak için yiyecek getiren Şam ahâlisinin Nabatîlerinden biri: Ka'b b. Mâlik'i kim gösterir? diyordu. İnsanlar ona beni işaret etmeye başladılar; nihayet yanıma gelip bana Gassân kralından bir mektup verdi. Ben yazı bilen (kâtip) biriydim, onu okudum. İçinde şöyle yazıyordu: 'Ammâ ba'd; bize ulaştı ki, arkadaşın (efendin) sana cefâ etmiş; Allah seni hor görülecek ve zâyi olacak bir yerde kılmadı (yaratmadı). Bize katıl, sana iyi davranalım (teselli edelim).' Onu okuyunca: Bu da bir belâdan (imtihandan), dedim ve onu tandıra götürüp orada yaktım. Nihayet ellinin kırkı geçince ve vahiy gecikince, Rasûlullah'ın (s.a.v) elçisi bana gelip: Rasûlullah (s.a.v) sana hanımından uzak durmanı emrediyor, dedi. Dedim ki: Onu boşayayım mı, yoksa ne yapayım? Dedi ki: Hayır, sadece ondan uzak dur, ona yaklaşma. Aynısını iki arkadaşıma da gönderdi. Hanımıma: Ailene git, Allah bu iş hakkında hüküm verinceye kadar onların yanında kal, dedim. Hilâl b. Ümeyye'nin hanımı Rasûlullah'a (s.a.v) gelip: Yâ Rasûlallah, Hilâl b. Ümeyye çaresiz (âciz) bir ihtiyardır, hizmetçisi yoktur; ona hizmet etmemi kerih (hoşnutsuz) görür müsün? dedi. (Rasûlullah): Hayır, ama sana yaklaşmasın, dedi. Kadın: Vallahi onda hiçbir şeye (isteğe) mecal (güç) yok; vallahi başına bu iş geldiğinden bugüne kadar durmadan ağlıyor, dedi. Ailemden bazıları bana: Hanımın hakkında Rasûlullah'tan (s.a.v) izin istesen; Hilâl b. Ümeyye'nin hanımına ona hizmet etmesi için izin verdi, dediler. Dedim ki: Onun hakkında Rasûlullah'tan (s.a.v) izin istemem; ben genç bir adamım, onun hakkında izin istediğimde Rasûlullah'ın (s.a.v) ne diyeceğini ne bileyim? Bu hâl üzere on gece daha kaldım; böylece bizimle konuşmanın yasaklanmasından itibaren elli gece tamamlandı. Sonra ellinci gecenin sabahında, evlerimizden birinin damında sabah namazını kıldım. Allah azze ve cellenin bizden söz ettiği hâl üzere -canım bana daralmış, yeryüzü genişliğine rağmen bana dar gelmiş bir hâlde- otururken, Sel' (dağının) tepesine çıkmış bir bağıranın en yüksek sesiyle: Ey Ka'b b. Mâlik, müjde! dediğini işittim. Secdeye kapandım ve bir ferahlığın (kurtuluşun) geldiğini anladım. Rasûlullah (s.a.v) sabah namazını kılınca Allah'ın tevbemizi kabul ettiğini insanlara bildirmişti. İnsanlar bize müjde vermeye gitti; iki arkadaşıma da müjdeciler gitti. Bir adam bana at koşturdu, Eslem (kabilesin)den bir koşucu da bana doğru koşup dağa çıktı; ses attan daha hızlı ulaştı. Sesini işittiğim (müjdeci) bana gelip müjdeleyince, iki elbisemi çıkarıp müjdesine karşılık ona giydirdim; vallahi o gün onlardan başka (giyeceğim) bir şeyim yoktu. İki elbise ödünç alıp giydim ve Rasûlullah'a (s.a.v) doğru yola koyuldum. İnsanlar bölük bölük beni karşılıyor, tevbemden dolayı beni tebrik ediyor ve: Allah'ın tevbeni kabul etmesi sana kutlu olsun, diyorlardı. Nihayet mescide girdim; Rasûlullah (s.a.v) mescitte oturuyor, etrafında insanlar vardı. Talha b. Ubeydillah koşarak kalkıp benimle musâfaha etti ve beni tebrik etti; vallahi muhacirlerden ondan başka kimse (benim için) kalkmadı. (Ka'b bunu Talha için asla unutmazdı.) Ka'b dedi ki: Rasûlullah'a (s.a.v) selam verdiğimde, yüzü sevinçten parıldayarak: Annenin seni doğurduğundan beri sana uğrayan en hayırlı günü müjdelerim! dedi. Dedim ki: Bu senin katından mı, yoksa Allah katından mı yâ Rasûlallah? Dedi ki: Hayır, Allah katından. Rasûlullah (s.a.v) sevindiği zaman yüzü nurlanır, sanki yüzü bir ay parçası olurdu; biz bunu (böyle) bilirdik (anlardık). Önüne oturunca dedim ki: Yâ Rasûlallah, tevbemden (biri de), malımdan sıyrılıp Allah'a ve Rasûlüne sadaka olarak vermemdir. Rasûlullah (s.a.v): Malının bir kısmını tut (elinde bırak); bu senin için daha hayırlıdır, dedi. Dedim ki: Öyleyse Hayber'deki payımı tutuyorum. Ve dedim ki: Yâ Rasûlallah, Allah beni ancak doğrulukla kurtardı; tevbemden (biri de), yaşadığım sürece doğrudan başka bir şey söylememektir. Vallahi, Müslümanlardan hiç kimsenin, bunu Rasûlullah'a (s.a.v) söylediğimden bugüne kadar, doğru söz(ü koruma) hususunda Allah'ın beni imtihan ettiğinden daha güzel imtihan edildiğini bilmiyorum. Vallahi bunu Rasûlullah'a (s.a.v) söylediğimden bugüne kadar bilerek (kasten) bir yalan söylemedim; geri kalan (ömrüm) için de Allah'ın beni korumasını umuyorum. Bunun üzerine Allah azze ve celle şunu indirdi: 'Andolsun ki Allah, Peygamber'in, güçlük anında ona uyan muhacirlerin ve ensârın tevbesini kabul etti; içlerinden bir kısmının kalpleri neredeyse kayacakken (Allah) sonra onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, onlara çok şefkatli, çok merhametlidir. Ve geri bırakılan o üç kişinin de (tevbesini kabul etti); nihayet yeryüzü genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, canları da kendilerine dar gelmişti...' -'Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve sâdıklarla beraber olun' (âyetine) kadar. Ka'b dedi ki: Vallahi Allah bana, İslam'a hidayet ettikten sonra, nefsimde Rasûlullah'a (s.a.v) doğru söylememden -yalan söyleyip de yalan söyleyenlerin helâk olduğu gibi helâk olmamamdan- daha büyük hiçbir nimet vermemiştir. Çünkü Allah, vahiy indirdiğinde yalan söyleyenler hakkında, hiç kimseye söylemediği en kötü sözü söyledi. Allah şöyle buyurdu: 'Yanlarına döndüğünüzde, kendilerinden yüz çeviresiniz diye size Allah adına yemin edecekler. Onlardan yüz çevirin; çünkü onlar murdardır (pistir), kazandıklarına karşılık varacakları yer cehennemdir. Kendilerinden râzı olasınız diye size yemin ederler; siz onlardan râzı olsanız da, Allah o fâsık topluluktan râzı olmaz.' Ka'b dedi ki: Biz üç kişi, Rasûlullah'ın (s.a.v) yemin ettiklerinde kendilerinden kabul edip biatlerini aldığı ve istiğfar ettiği o kimselerin işinden geri bırakıldık (ayrı tutulduk); Rasûlullah (s.a.v) bizim işimizi Allah hüküm verinceye kadar erteledi. İşte bunun için Allah azze ve celle: 'Ve geri bırakılan o üç kişi...' buyurdu. Allah'ın 'geri bırakılma' diye zikrettiği şey, bizim gazveden geri kalmamız değildir; o ancak bizi (haklarında hükmü) ertelemesi ve işimizi, kendisine yemin edip özür beyan eden ve kabul ettiği kimselerden (sonraya) bırakmasıdır. Bana bunu Muhammed b. Râfi' de tahdis etti: Bize Huceyn b. el-Müsennâ tahdis etti, bize el-Leys tahdis etti, Ukayl'den, İbn Şihâb'dan, Yûnus'un isnadıyla ez-Zührî'den, aynen (aynı şekilde).
Abdullah b. Kâ'b'ın rivayetiyle nakledildi; kendisi, gözlerini kaybettiğinde Kâ'b'ın rehberiydi, kavminin en büyük âlimiydi ve Allah Resûlü'nün (s.a.v.) ashabına ait pek çok hadisi zihninde tutmuştu. Dedi ki: Babam Kâ'b b. Mâlik'ten işittim; o, tövbesi (Allah tarafından) kabul edilen o üç kişiden biriydi. O şöyle nakletti: Kendisi, iki sefer dışında, Allah Resûlü'nün (s.a.v.) çıktığı hiçbir seferden geri kalmamıştı. Hadisin geri kalanı aynıdır. Başka bir isnadla nakledilen rivayette ise şu sözler yer alır: "Allah Resûlü (s.a.v.) on binden fazla kişiyle bir sefere çıktı ve bu sayı nüfus kütüğüne kaydedilemedi."
Bana Züheyr b. Harb ve Abd b. Humeyd tahdis etti; ikisi dediler ki: Bize Yûnus b. Muhammed tahdis etti; bize Şeybân tahdis etti; bize Katâde tahdis etti; Enes'ten (naklen): Mekke halkı Resûlullah'tan (sallallahu aleyhi ve sellem) kendilerine bir mucize (âyet) göstermesini istediler; o da onlara ayın yarılmasını iki kez gösterdi. Bunu bana Muhammed b. Râfi' de tahdis etti; bize Abdurrezzâk tahdis etti; bize Ma'mer haber verdi; Katâde'den, o Enes'ten, Şeybân'ın hadisinin manasıyla (rivayet etti).
Bana Züheyr b. Harb ve Abd b. Humeyd tahdis etti; ikisi dediler ki: Bize Yûnus b. Muhammed tahdis etti; bize Şeybân tahdis etti; bize Katâde tahdis etti; Enes'ten (naklen): Mekke halkı Resûlullah'tan (sallallahu aleyhi ve sellem) kendilerine bir mucize (âyet) göstermesini istediler; o da onlara ayın yarılmasını iki kez gösterdi. Bunu bana Muhammed b. Râfi' de tahdis etti; bize Abdurrezzâk tahdis etti; bize Ma'mer haber verdi; Katâde'den, o Enes'ten, Şeybân'ın hadisinin manasıyla (rivayet etti).
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe tahdis etti; bize Ebû Muâviye ve Ebû Üsâme, A'meş'ten, o Saîd b. Cübeyr'den, o Ebû Abdirrahmân es-Sülemî'den, o Ebû Mûsâ'dan tahdis etti; şöyle dedi: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: 'İşittiği eziyete Allah Azze ve Celle'den daha sabırlı hiç kimse yoktur. O'na ortak koşuluyor, O'na çocuk isnat ediliyor; buna rağmen O, onlara afiyet veriyor ve onları rızıklandırıyor.' Bize Muhammed b. Abdillah b. Numeyr ve Ebû Saîd el-Eşecc tahdis etti; ikisi dedi ki: Bize Vekî' tahdis etti; bize A'meş tahdis etti; bize Saîd b. Cübeyr tahdis etti; Ebû Abdirrahmân es-Sülemî'den, o Ebû Mûsâ'dan, o Peygamber'den (sallallahu aleyhi ve sellem) bunun benzerini (rivayet etti); ancak 'O'na çocuk isnat ediliyor' sözü hariç; onu zikretmedi.
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe tahdis etti; bize Ebû Muâviye ve Ebû Üsâme, A'meş'ten, o Saîd b. Cübeyr'den, o Ebû Abdirrahmân es-Sülemî'den, o Ebû Mûsâ'dan tahdis etti; şöyle dedi: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: 'İşittiği eziyete Allah Azze ve Celle'den daha sabırlı hiç kimse yoktur. O'na ortak koşuluyor, O'na çocuk isnat ediliyor; buna rağmen O, onlara afiyet veriyor ve onları rızıklandırıyor.' Bize Muhammed b. Abdillah b. Numeyr ve Ebû Saîd el-Eşecc tahdis etti; ikisi dedi ki: Bize Vekî' tahdis etti; bize A'meş tahdis etti; bize Saîd b. Cübeyr tahdis etti; Ebû Abdirrahmân es-Sülemî'den, o Ebû Mûsâ'dan, o Peygamber'den (sallallahu aleyhi ve sellem) bunun benzerini (rivayet etti); ancak 'O'na çocuk isnat ediliyor' sözü hariç; onu zikretmedi.
Bize Kuteybe b. Saîd tahdis etti, bize Leys, Bükeyr'den, o Büsr b. Saîd'den, o Ebû Hüreyre'den, o Resûlullah'tan (sallallahu aleyhi ve sellem) (rivayet etti) ki, O şöyle buyurdu: "Sizden hiç kimseyi ameli asla kurtaramaz." Bir adam: "Seni de mi, ey Allah'ın Resûlü?" dedi. Buyurdu ki: "Beni de; ancak Allah'ın beni katından bir rahmetle bürümesi müstesna. Fakat (doğruya) yakın olun, orta yolu tutun." Bunu bana Yûnus b. Abdüla'lâ es-Sadefî de tahdis etti, bize Abdullah b. Vehb haber verdi, bana Amr b. el-Hâris, Bükeyr b. el-Eşecc'den bu isnâd ile haber verdi; ancak o: "Kendisinden bir rahmet ve fazl ile" dedi ve "fakat orta yolu tutun (saddidû)" (ifadesini) zikretmedi.
Bize Kuteybe b. Saîd tahdis etti (dedi ki): Bize Leys, Bükeyr'den, o Büsr b. Saîd'den, o Ebû Hüreyre'den, o da Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den rivayet etti ki, şöyle buyurdu: "Sizden hiçbirini ameli asla kurtaramaz." Bir adam: "Seni de mi, ey Allah'ın Resûlü?" dedi. Buyurdu ki: "Beni de. Ancak Allah beni kendi katından bir rahmetle örtüp bağışlarsa müstesna. Lâkin siz doğruya/orta yola yönelin." Bunu bana Yûnus b. Abdüla'lâ es-Sadefî de tahdis etti (dedi ki): Bize Abdullah b. Vehb haber verdi (dedi ki): Bana Amr b. el-Hâris, Bükeyr b. el-Eşecc'den bu isnad ile haber verdi; şu kadar var ki o: "Kendisinden bir rahmet ve bir fazl ile" dedi ve "Lâkin doğruya yönelin" ifadesini zikretmedi.
Bize İshâk b. İbrâhîm el-Hanzalî tahdis etti: Bize el-Mahzûmî haber verdi: Bize Vüheyb, Ebû Hâzim'den, o Sehl b. Sa'd'dan, o Resûlullah (sav)'den rivayetle tahdis etti ki (Peygamber) şöyle buyurdu: 'Şüphesiz cennette öyle bir ağaç vardır ki, binitli kimse onun gölgesinde yüz yıl yol alır da onu kat edemez.' Ebû Hâzim dedi ki: Bunu Nu'mân b. Ebî Ayyâş ez-Züraki'ye tahdis ettim; o da: Bana Ebû Saîd el-Hudrî, Peygamber (sav)'den şöyle tahdis etti dedi: 'Şüphesiz cennette öyle bir ağaç vardır ki, idmanlı (yarışa hazırlanmış), hızlı, cins bir ata binmiş kimse yüz yıl yol alır da onu kat edemez.'
Bize Kuteybe b. Saîd tahdis etti: Bize Ya'kûb -yani İbn Abdirrahmân el-Kârî-, Ebû Hâzim'den, o Sehl b. Sa'd'dan tahdis etti ki, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: 'Şüphesiz cennet ehli, cennetteki (yüksek) köşkü, sizin gökteki yıldızı gördüğünüz gibi görürler.' (Ebû Hâzim) dedi ki: Bunu Nu'mân b. Ebî Ayyâş'a tahdis ettim; o da: Ebû Saîd el-Hudrî'yi şöyle derken işittim dedi: '...tıpkı doğu veya batı ufkundaki parlak (inci gibi) yıldızı gördüğünüz gibi.'
Ebû Saîd el-Hudrî, Allah Resûlü'nün (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet etti: Cennet ehli, kendi üstlerindeki köşklerin sakinlerini, doğu ve batı ufkunda kalan parlak yıldızları gördüğünüz gibi görecektir; bu, kimilerinin kimilerine olan üstünlüğü sebebiyledir. Dediler ki: Ey Allah'ın Resûlü, bu, peygamberlere ait olup başkalarının ulaşamayacağı yerler midir? O şöyle buyurdu: Evet, canım elinde olana yemin olsun ki, Allah'a iman eden ve Hakk'ı tasdik eden kimseler oralara ulaşacaktır.
Ebû Hüreyre, Allah Resûlü'nden (s.a.v.) pek çok hadis rivayet etti; bunlardan biri de şudur: İki (müslüman) taife karşı karşıya gelmedikçe ve aralarında büyük çaplı bir kırım olmadıkça kıyamet kopmayacaktır; hâlbuki her ikisinin de davası aynıdır.
Ebû Hüreyre, Allah Resûlü'nün (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet etti: Bir kimse başka birinin kabrinin yanından geçip de "Keşke onun yerinde ben olsaydım" demedikçe kıyamet kopmayacaktır.
Bize Abdullah b. Ömer b. Muhammed b. Eban b. Salih ve Muhammed b. Yezid er-Rifaî tahdis etti -lafız İbn Eban'ındır-; dediler ki: Bize İbn Fudayl, Ebu İsmail'den, o Ebu Hazim'den, o da Ebu Hureyre'den tahdis etti; (Ebu Hureyre) dedi ki: Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Canım elinde olana yemin olsun ki, kişi bir kabrin yanından geçip üzerinde yuvarlanarak: 'Keşke şu kabrin sahibinin yerinde ben olsaydım' demedikçe dünya son bulmayacaktır; bu ise din(sizlik) sebebiyle değil, ancak (başına gelen) belâ sebebiyledir."