نٓۚ وَٱلۡقَلَمِ وَمَا يَسۡطُرُونَ
Nûn. Kalem ve yazdıklarına yemin olsun ki,
Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun ki
Nûn. O bildiğin kalem’e ve onunla yaza gelen ve yazmaya devam edecek olan (meleklere) yemin olsun.
The Pen · Mekkî · 52 âyet · Nüzul sırası 2
This Surah is called Nun as well as Al-Qalam, the words with which it begins.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
نٓۚ وَٱلۡقَلَمِ وَمَا يَسۡطُرُونَ
Nûn. Kalem ve yazdıklarına yemin olsun ki,
Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun ki
Nûn. O bildiğin kalem’e ve onunla yaza gelen ve yazmaya devam edecek olan (meleklere) yemin olsun.
مَآ أَنتَ بِنِعۡمَةِ رَبِّكَ بِمَجۡنُونࣲ
Rabbinin nimeti sayesinde sen bir deli değilsin.
Sen Rabbinin (peygamberlik) lütfettiği birisin. (Onların iddia ettikleri gibi) asla delirmiş birisi değilsin!
(Ey Muhammed!) Rabbinin nîmeti sayesinde sen, mecnun değilsin.
وَإِنَّ لَكَ لَأَجۡرًا غَيۡرَ مَمۡنُونࣲ
Şüphesiz, senin için kesintisiz bir ödül vardır.
Ve senin için kesintisiz bir ödül vardır.
Şüphesiz sana, bitip tükenmeyen bir mükâfat vardır.
وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمࣲ
Sen kesinlikle evrensel bir ahlâk üzeresin.
Ve gerçekten sen, (insanlığa örnek olacak) pek büyük bir ahlak üzerindesin.
Ve sen, kesinlikle çok büyük bir ahlâk üzeresin.
فَسَتُبۡصِرُ وَيُبۡصِرُونَ
5,6. Hanginizde delilik olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler.
Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler.
5,6. Kimin mecnun olduğunu, yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler.
بِأَييِّكُمُ ٱلۡمَفۡتُونُ
5,6. Hanginizde delilik olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler.
Kimmiş fitneye tutulup çıldıran!
5,6. Kimin mecnun olduğunu, yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler.
إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعۡلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِۦ وَهُوَ أَعۡلَمُ بِٱلۡمُهۡتَدِينَ
Şüphesiz senin Rabbin, yolundan çıkanı daha iyi bilir. Doğru yolda olanı da en iyi O bilir.
Şüphesiz Rabbin, kimlerin kendi yolundan saptığını ve kimlerin doğru yolda olduğunu herkesten daha iyi bilendir.
Senin Rabbin, kimin kendi yolundan saptığını kesinlikle daha iyi bilir, kimin de dosdoğru yolda olduğunu çok daha iyi bilir.
فَلَا تُطِعِ ٱلۡمُكَذِّبِينَ
8,9. Yalanlayanlara uyma! Çünkü onlar isterler ki, sen yağcılık yapasın, onlar da sana yağcılık yapsınlar.
O hâlde (seni ve Kur’an’ı) yalanlayanlara boyun eğme!
O halde sakın yalancılara itaat etme.
وَدُّواْ لَوۡ تُدۡهِنُ فَيُدۡهِنُونَ
8,9. Yalanlayanlara uyma! Çünkü onlar isterler ki, sen yağcılık yapasın, onlar da sana yağcılık yapsınlar.
Onlar senin (kendilerine) yumuşak davranmanı (taviz vermeni) isterler ki kendileri de (sana) yumuşak davransınlar.
Onlar senin (onlara) yağcılık yapmanı, böylece kendilerinin de (sana) yağcılık yapmalarını arzu ediyorlar.
وَلَا تُطِعۡ كُلَّ حَلَّافࣲ مَّهِينٍ
Yemin edip duran alçağa uyma!
Şunların hiçbirine boyun eğip yakınlık gösterme: (Olur olmaz) yemin edip duran aşağılıklara,
10,11,12,13. (Ey Muhammed!) Şu boş yere yemin eden, aşağılık, (herkesi) kötüleyip duran, boşboğazlık yapan, iyilik düşmanı, saldırgan, günâhkâr, saygısız, sonra bir de soysuzların hiçbirine itaat etme.
هَمَّازࣲ مَّشَّآءِۭ بِنَمِيمࣲ
İğrenç dedikodular yapan iftiracıya da uyma!
Ayıp arayıp kınayanlara, dedikodu yapanlara,
10,11,12,13. (Ey Muhammed!) Şu boş yere yemin eden, aşağılık, (herkesi) kötüleyip duran, boşboğazlık yapan, iyilik düşmanı, saldırgan, günâhkâr, saygısız, sonra bir de soysuzların hiçbirine itaat etme.
مَّنَّاعࣲ لِّلۡخَيۡرِ مُعۡتَدٍ أَثِيمٍ
İyiliğe mani olana, saldırgana, günahkâra da uyma!
Hayrı engelleyenlere, saldırganlara (hak hukuk tanımayanlara), olabildiğince günah işleyenlere,
10,11,12,13. (Ey Muhammed!) Şu boş yere yemin eden, aşağılık, (herkesi) kötüleyip duran, boşboğazlık yapan, iyilik düşmanı, saldırgan, günâhkâr, saygısız, sonra bir de soysuzların hiçbirine itaat etme.
عُتُلِّۭ بَعۡدَ ذَٰلِكَ زَنِيمٍ
Kaba ve haşin, bütün bunların ötesinde soysuza da uyma!
Kaba, zorba üstüne üstlük şımarık soysuzlara,
10,11,12,13. (Ey Muhammed!) Şu boş yere yemin eden, aşağılık, (herkesi) kötüleyip duran, boşboğazlık yapan, iyilik düşmanı, saldırgan, günâhkâr, saygısız, sonra bir de soysuzların hiçbirine itaat etme.
أَن كَانَ ذَا مَالࣲ وَبَنِينَ
14,15. Mal ve çocuklarına güvenip, kendisine okunan âyetlerimize yönelik olarak, “Öncekilerin masalıdır” diyene de uyma!
Mal mülk ve oğullarla şımaranlara (sakın yakınlık gösterme!).
14,15. (Bir de) o, servete ve oğullara sahip olduğu için kendisine âyetlerimiz okunduğu zaman: “(Bunlar) eskilerin masallarıdır.” diyene (itaat etme.)
إِذَا تُتۡلَىٰ عَلَيۡهِ ءَايَٰتُنَا قَالَ أَسَٰطِيرُ ٱلۡأَوَّلِينَ
14,15. Mal ve çocuklarına güvenip, kendisine okunan âyetlerimize yönelik olarak, “Öncekilerin masalıdır” diyene de uyma!
Ayetlerimiz kendisine okunduğu zaman: “Öncekilerin masalları!” der (burun kıvırır).
14,15. (Bir de) o, servete ve oğullara sahip olduğu için kendisine âyetlerimiz okunduğu zaman: “(Bunlar) eskilerin masallarıdır.” diyene (itaat etme.)
سَنَسِمُهُۥ عَلَى ٱلۡخُرۡطُومِ
Yakında onun burnunu damgalayacağız.
Yakında Biz onun burnunu sürtüp zelil ve rezil edeceğiz.
Yakında Biz, onun burnunu sürteceğiz.
إِنَّا بَلَوۡنَٰهُمۡ كَمَا بَلَوۡنَآ أَصۡحَٰبَ ٱلۡجَنَّةِ إِذۡ أَقۡسَمُواْ لَيَصۡرِمُنَّهَا مُصۡبِحِينَ
Biz, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi onları da sınıyoruz. Hani bir vakit onlar, sabahleyin kesinlikle meyvelerini toplayacaklarına yemin etmişlerdi.
17-18. Şüphesiz biz, vaktiyle “Bahçe Sahipleri” ne (yaptıkları yüzünden) belâ verdiğimiz gibi, onlara da belâ vereceğiz. Hani o bahçe sahipleri, sabah erkenden bahçenin ürünlerini devşirmeye yemin etmişlerdi. (Bunu tasarlarken, Allah’ın iradesi ile ilgili “İnşaallah” gibi) hiçbir istisnai kayıt da koymamışlardı.
Biz bunları da (vaktiyle) bahçe sahiplerini denediğimiz gibi deneyeceğiz. Hani onlar, bir sabah erkenden bahçeyi mutlaka devşireceklerine dâir yemin etmişlerdi.
وَلَا يَسۡتَثۡنُونَ
“İnşallah” dememişlerdi.
17-18. Şüphesiz biz, vaktiyle “Bahçe Sahipleri” ne (yaptıkları yüzünden) belâ verdiğimiz gibi, onlara da belâ vereceğiz. Hani o bahçe sahipleri, sabah erkenden bahçenin ürünlerini devşirmeye yemin etmişlerdi. (Bunu tasarlarken, Allah’ın iradesi ile ilgili “İnşaallah” gibi) hiçbir istisnai kayıt da koymamışlardı.
(Ve bu konuda) hiç bir istisna da yapmıyorlardı.
فَطَافَ عَلَيۡهَا طَآئِفࣱ مِّن رَّبِّكَ وَهُمۡ نَآئِمُونَ
Onlar uykudayken Rabbinin katından bir felâket, bostanlarını sardı.
Ancak onlar uyurken Rabbinden gelen bir âfet/salgın o bahçeyi sarıvermişti de
Fakat onlar uyuyorlarken Rabbin tarafından bir afet, o (bahçeyi) kuşatıverdi.
فَأَصۡبَحَتۡ كَٱلصَّرِيمِ
Bostanları yanıp simsiyah oldu.
(Böylece bahçe) kökünden kuruyup kapkara kesilmişti.
Ve o (bahçe) kapkara kesiliverdi.
فَتَنَادَوۡاْ مُصۡبِحِينَ
21,22. Sabahleyin birbirlerine şöyle seslendiler: “Eğer ürünlerinizi devşirecekseniz erkenden bostanlarınıza gidiniz!”
Sabah vakti (olup bitenden habersiz) birbirlerine:
21,22. Sabahleyin de birbirlerine: “Eğer ürününüzü devşirecekseniz erken davranın.” diye seslendiler
أَنِ ٱغۡدُواْ عَلَىٰ حَرۡثِكُمۡ إِن كُنتُمۡ صَٰرِمِينَ
21,22. Sabahleyin birbirlerine şöyle seslendiler: “Eğer ürünlerinizi devşirecekseniz erkenden bostanlarınıza gidiniz!”
“Haydi! Hasat yapmak istiyorsanız, ürününüzü toplamaya erken çıkın!” diye sesleniyorlardı.
21,22. Sabahleyin de birbirlerine: “Eğer ürününüzü devşirecekseniz erken davranın.” diye seslendiler
فَٱنطَلَقُواْ وَهُمۡ يَتَخَٰفَتُونَ
23,24. Yola çıktılar, birbirlerine gizlice şöyle diyorlardı: “Bugün tarlada, yanınıza hiçbir yoksulun girmesine müsaade etmeyiniz!”
Derken, aralarında fısıldaşarak yola koyuldular:
23,24. Derken, kendi aralarında: “Sakın bugün aranıza bir yoksul sokulmasın!” diye fısıldaşarak (bahçelerine) gittiler.
أَن لَّا يَدۡخُلَنَّهَا ٱلۡيَوۡمَ عَلَيۡكُم مِّسۡكِينࣱ
23,24. Yola çıktılar, birbirlerine gizlice şöyle diyorlardı: “Bugün tarlada, yanınıza hiçbir yoksulun girmesine müsaade etmeyiniz!”
“Bugün sakın oraya hiçbir yoksul girip de karşınıza çıkmasın!”
23,24. Derken, kendi aralarında: “Sakın bugün aranıza bir yoksul sokulmasın!” diye fısıldaşarak (bahçelerine) gittiler.
وَغَدَوۡاْ عَلَىٰ حَرۡدࣲ قَٰدِرِينَ
25,26,27,28. Amaçlarına ulaşacaklarından emin olarak erkenden gittiler. Harap olmuş bostanı gördüklerinde kimileri, “Biz yanlış yere geldik” dediler. Kimileri de, “Hayır, biz mahvolmuşuz” dediler. İçlerinden en feraset sahibi, “Ben size, niçin Allah'ı anmıyorsunuz, dememiş miydim?” dedi!”
(Yoksulları) engellemeğe güçleri yetermiş gibi erkenden gittiler.
(Sanki yoksulları) engellemeğe güçleri yetecekmiş gibi, erkenden gittiler.
فَلَمَّا رَأَوۡهَا قَالُوٓاْ إِنَّا لَضَآلُّونَ
25,26,27,28. Amaçlarına ulaşacaklarından emin olarak erkenden gittiler. Harap olmuş bostanı gördüklerinde kimileri, “Biz yanlış yere geldik” dediler. Kimileri de, “Hayır, biz mahvolmuşuz” dediler. İçlerinden en feraset sahibi, “Ben size, niçin Allah'ı anmıyorsunuz, dememiş miydim?” dedi!”
Fakat bahçeyi o halde görünce: “Biz mutlaka yolumuzu şaşırmış olmalıyız (yanlış yere geldik)!” dediler.
26,27. Ama o (bahçeyi o halde) görünce (önce): “Biz herhalde yanlış gelmişiz” dediler. (Sonra da): “Hayır, biz tam tersine (bütün servetimizden) yoksun bırakıldık.” dediler.
بَلۡ نَحۡنُ مَحۡرُومُونَ
25,26,27,28. Amaçlarına ulaşacaklarından emin olarak erkenden gittiler. Harap olmuş bostanı gördüklerinde kimileri, “Biz yanlış yere geldik” dediler. Kimileri de, “Hayır, biz mahvolmuşuz” dediler. İçlerinden en feraset sahibi, “Ben size, niçin Allah'ı anmıyorsunuz, dememiş miydim?” dedi!”
(Kendi bahçeleri olduğunu anladıklarında ise:) “Olamaz, biz (her şeyden ve bütün servetimizden) mahrum bırakıldık” (dediler).
26,27. Ama o (bahçeyi o halde) görünce (önce): “Biz herhalde yanlış gelmişiz” dediler. (Sonra da): “Hayır, biz tam tersine (bütün servetimizden) yoksun bırakıldık.” dediler.
قَالَ أَوۡسَطُهُمۡ أَلَمۡ أَقُل لَّكُمۡ لَوۡلَا تُسَبِّحُونَ
25,26,27,28. Amaçlarına ulaşacaklarından emin olarak erkenden gittiler. Harap olmuş bostanı gördüklerinde kimileri, “Biz yanlış yere geldik” dediler. Kimileri de, “Hayır, biz mahvolmuşuz” dediler. İçlerinden en feraset sahibi, “Ben size, niçin Allah'ı anmıyorsunuz, dememiş miydim?” dedi!”
İçlerinden aklı başına olanı: “Ben size, ’Rabbinizi unutmamalısınız, nimetlerine şükretmelisiniz’ dememiş miydim?” dedi.
(İçlerinden) aklı başında olan birisi: “Ben size (Allah’ı) anmanız gerekmez miydi? dememiş miydim?” dedi.
قَالُواْ سُبۡحَٰنَ رَبِّنَآ إِنَّا كُنَّا ظَٰلِمِينَ
29,30,31,32. Onlar, “Ey Rabbimiz! Seni noksan sıfatlardan uzak tutarız. Gerçekten biz, kendimize yazık ettik” dediler. Birbirlerini suçlamaya başladılar. Sonra şöyle dediler: “Yazıklar olsun bize, biz azgın kimseleriz. Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir. Biz de ümitle O'na yöneleceğiz.”
(Onlar:) “Rabbimizi tesbih ederiz, O’na şükrederiz. Doğrusu biz (Rabbimizi unutarak) kendimize zulmetmişiz” dediler.
(En sonunda): “Ey Rabbimiz! Sen ne kadar da yücesin! Gerçekten bizler zâlimlerden olduk.” dediler.
فَأَقۡبَلَ بَعۡضُهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضࣲ يَتَلَٰوَمُونَ
29,30,31,32. Onlar, “Ey Rabbimiz! Seni noksan sıfatlardan uzak tutarız. Gerçekten biz, kendimize yazık ettik” dediler. Birbirlerini suçlamaya başladılar. Sonra şöyle dediler: “Yazıklar olsun bize, biz azgın kimseleriz. Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir. Biz de ümitle O'na yöneleceğiz.”
30-31. Bunun üzerine, “Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kişilermişiz!” diyerek birbirlerini kınamaya başladılar.
Hemen birbirlerini kınamağa başladılar.
قَالُواْ يَٰوَيۡلَنَآ إِنَّا كُنَّا طَٰغِينَ
29,30,31,32. Onlar, “Ey Rabbimiz! Seni noksan sıfatlardan uzak tutarız. Gerçekten biz, kendimize yazık ettik” dediler. Birbirlerini suçlamaya başladılar. Sonra şöyle dediler: “Yazıklar olsun bize, biz azgın kimseleriz. Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir. Biz de ümitle O'na yöneleceğiz.”
30-31. Bunun üzerine, “Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kişilermişiz!” diyerek birbirlerini kınamaya başladılar.
31,32. (Ve): “Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz, azgın kimselermişiz. Belki Rabbimiz, bize onun yerine daha hayırlısını verir. Artık biz (bundan sonra) sadece Rabbimizin rızasını kazanmaya çalışacağız.” dediler.
عَسَىٰ رَبُّنَآ أَن يُبۡدِلَنَا خَيۡرࣰ ا مِّنۡهَآ إِنَّآ إِلَىٰ رَبِّنَا رَٰغِبُونَ
29,30,31,32. Onlar, “Ey Rabbimiz! Seni noksan sıfatlardan uzak tutarız. Gerçekten biz, kendimize yazık ettik” dediler. Birbirlerini suçlamaya başladılar. Sonra şöyle dediler: “Yazıklar olsun bize, biz azgın kimseleriz. Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir. Biz de ümitle O'na yöneleceğiz.”
“Umulur ki, Rabbimiz bize bunun yerine daha iyisini verir. Şüphesiz biz, yalnızca Rabbimize yönelen kimseleriz.”
31,32. (Ve): “Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz, azgın kimselermişiz. Belki Rabbimiz, bize onun yerine daha hayırlısını verir. Artık biz (bundan sonra) sadece Rabbimizin rızasını kazanmaya çalışacağız.” dediler.
كَذَٰلِكَ ٱلۡعَذَابُۖ وَلَعَذَابُ ٱلۡأٓخِرَةِ أَكۡبَرُۚ لَوۡ كَانُواْ يَعۡلَمُونَ
İşte, azap böyledir. Âhiret azabı, elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!
İşte (Allah’ın) azabı böyledir! Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi (de ona göre yaşasalardı)!
İşte (dünya) azabı böyledir. Ah bir bilseler! Âhiret azabı, kesinlikle çok daha büyüktür.
إِنَّ لِلۡمُتَّقِينَ عِندَ رَبِّهِمۡ جَنَّٰتِ ٱلنَّعِيمِ
Şüphesiz takvâ sahipleri için de nimet cennetleri vardır.
Muhakkak ki, Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlar için Rableri katında mutluluk cennetleri vardır.
Şüphesiz (Allah’a) karşı hata etmekten sakınanlar için, Rableri katında nîmetleri bol cennetler vardır.
أَفَنَجۡعَلُ ٱلۡمُسۡلِمِينَ كَٱلۡمُجۡرِمِينَ
Öyle ya, Allah'a teslim olanlarla suçluları bir tutar mıyız hiç?
Öyle ya, Allah’a yürekten bağlı olanlarla günahkârları bir mi tutacağız?
Biz hiç Müslümanları, günâhkârlarla bir tutar mıyız?
مَا لَكُمۡ كَيۡفَ تَحۡكُمُونَ
Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?
Neyinize güveniyorsunuz? Nasıl hüküm veriyorsunuz?
Şimdi size ne oluyor da nasıl böyle (yanlış) hükümler veriyorsunuz!
أَمۡ لَكُمۡ كِتَٰبࣱ فِيهِ تَدۡرُسُونَ
37,38. Yoksa size ait bir kitap var da, beğendiğiniz her şeyin sizin için olacağını onda mı okuyorsunuz?
Yoksa bu konuda ders aldığınız size ait bir kitap mı var?
37,38. Yoksa okuyup durduğunuz size özel, bir kitabınız var da (orada): “Siz bu âlemde neyi beğenirseniz o mutlaka sizin olacak” diye mi? (yazıyor.)
إِنَّ لَكُمۡ فِيهِ لَمَا تَخَيَّرُونَ
37,38. Yoksa size ait bir kitap var da, beğendiğiniz her şeyin sizin için olacağını onda mı okuyorsunuz?
İçinde, neyi isterseniz, o sizin olacak yazılı. (Bu saçma hükümleri) ondan mı okuyorsunuz?
37,38. Yoksa okuyup durduğunuz size özel, bir kitabınız var da (orada): “Siz bu âlemde neyi beğenirseniz o mutlaka sizin olacak” diye mi? (yazıyor.)
أَمۡ لَكُمۡ أَيۡمَٰنٌ عَلَيۡنَا بَٰلِغَةٌ إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلۡقِيَٰمَةِ إِنَّ لَكُمۡ لَمَا تَحۡكُمُونَ
Yoksa, “Ne hükmederseniz mutlaka sizindir” diye, sizin lehinize olarak tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli, kesin sözler mi var?
Yahut: “Her neye hükmederseniz o yerine getirilir” diye kıyamete kadar geçerli olacak size yeminle verilmiş sözümüz mü var?
Yoksa Biz size; “siz ne derseniz o kesinlikle öyle olacak” diye kıyamet gününe kadar sürecek bir söz mü verdik?
سَلۡهُمۡ أَيُّهُم بِذَٰلِكَ زَعِيمٌ
Sor onlara: “Bu iddiayı onların hangisi savunacak?”
(Ey Muhammed!) Onlara; bu (iddiayı) onlardan hangisinin savunabileceğini bir sor!
(Ey Muhammed!) Onlara; bu (iddiayı) onlardan hangisinin savunabileceğini bir sor.
أَمۡ لَهُمۡ شُرَكَآءُ فَلۡيَأۡتُواْ بِشُرَكَآئِهِمۡ إِن كَانُواْ صَٰدِقِينَ
Yoksa, onların ortakları mı var? Sözlerinde doğru iseler, hadi getirsinler ortaklarını!
Yoksa onların (bu sözlerini savunacak) ortakları mı var? Eğer (sözlerinde) doğru iseler, haydi getirsinler ortaklarını!
Yoksa (bu konuda) kendilerinin ortakları mı var? Eğer doğru söylüyorlarsa, çağırsınlar ortaklarını (da bir görelim.)
يَوۡمَ يُكۡشَفُ عَن سَاقࣲ وَيُدۡعَوۡنَ إِلَى ٱلسُّجُودِ فَلَا يَسۡتَطِيعُونَ
O gün işler zorlaşır ve secdeye davet edilirler; fakat güç yetiremezler.
O ezici gücün kendini gösterip dizde dermanın kalmayacağı ve (bütün insanların) secdeye davet edileceği gün, (inkârcılar secde etmeye) güç yetiremeyecekler.
Gerçeklerin bütün çıplaklığıyla ortaya konulacağı (kıyamet) günü onlar, secdeye davet edilirler, ama onların buna güçleri yetmez.
خَٰشِعَةً أَبۡصَٰرُهُمۡ تَرۡهَقُهُمۡ ذِلَّةࣱۖ وَقَدۡ كَانُواْ يُدۡعَوۡنَ إِلَى ٱلسُّجُودِ وَهُمۡ سَٰلِمُونَ
Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde, kendilerini zillet bürür. Halbuki onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı.
Gözleri düşmüş bir durumda, onları aşağılanma kaplar. Oysa onlar (dünyada) sağlam iken secdeye çağrılmışlardı.
(İşte o an) onların bakışları yere saplanır ve kendilerini de bir alçaklık sarar. Hâlbuki onlar, sapasağlam iken de (Allah’a) secdeye davet edilmişlerdi.
فَذَرۡنِي وَمَن يُكَذِّبُ بِهَٰذَا ٱلۡحَدِيثِۖ سَنَسۡتَدۡرِجُهُم مِّنۡ حَيۡثُ لَا يَعۡلَمُونَ
Sen, bu Kur'ân'ı yalan sayanı bana bırak! Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azaba yaklaştırıyoruz.
(Ey Resul!) Bu sözü (Kur’an’ı) yalanlayanlarla beni baş başa bırak! Biz (kendilerine birtakım dünyalıklar versek bile, yaptıkları yüzünden) onları bilemeyecekleri yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız.
Artık şu (Allah’ın) sözünü yalanlayanları sen Bana bırak. Biz onları bilmeyecekleri yönden derece derece azaba yaklaştırırız.
وَأُمۡلِي لَهُمۡۚ إِنَّ كَيۡدِي مَتِينٌ
Onlara biraz süre tanıyorum. Doğrusu benim planım çok sağlamdır.
Ben, onlara süre tanıyorum. Unutmayın ki benim onları alt edecek planım (cezalandırmam) çok sağlamdır.
Ben, (şimdilik) onlara süre tanıyorum. Şüphesiz Benim (karşı) tuzağım, çok sağlamdır.
أَمۡ تَسۡـَٔلُهُمۡ أَجۡرࣰ ا فَهُم مِّن مَّغۡرَمࣲ مُّثۡقَلُونَ
Yoksa, sanki sen onlardan bir ücret istiyorsun da, bu yüzden onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?
Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bu yüzden ağır bir borç altına mı kalıyorlar?
(Ey Muhammed!) Yoksa onlar, senin kendilerinden bir ücret isteyeceğinden, böylece de onları ağır bir borç altına sokacağından mı (korkuyorlar?)
أَمۡ عِندَهُمُ ٱلۡغَيۡبُ فَهُمۡ يَكۡتُبُونَ
Yoksa, gayb bilgileri var da bu bilgileri kendileri mi yazıyorlar?
Ya da gaybın bilgisinin kendi kavrayış alanları içinde olduğunu ve böylece onu yazabileceklerini mi (sanıyorlar)?
Yoksa ğayb (bilgisi) onların yanında da kendileri (oradan istediklerini) mi yazıyorlar?
فَٱصۡبِرۡ لِحُكۡمِ رَبِّكَ وَلَا تَكُن كَصَاحِبِ ٱلۡحُوتِ إِذۡ نَادَىٰ وَهُوَ مَكۡظُومࣱ
Artık, Rabbinin hüküm vermesi için sabret! Balığın dostu/Yûnus gibi olma! O vakit, üzgün olarak Rabbine yalvarmıştı.
Sen Rabbinin (inkârcılara mühlet vermesine dair) hükmünü sabırla bekle! Balığın yuttuğu (Yunus) gibi olma! O, balığın karnında (inanmayan kavmini rabbinden izinsiz terk ettiği için pişman olmuş) pek üzgün olarak Rabbine seslenmişti.
O halde Rabbinin hükmüne sabret ve öfkeye kapılıp (Rabbine) seslenen balık sahibi (Yûnus) gibi olma!
لَّوۡلَآ أَن تَدَٰرَكَهُۥ نِعۡمَةࣱ مِّن رَّبِّهِۦ لَنُبِذَ بِٱلۡعَرَآءِ وَهُوَ مَذۡمُومࣱ
Rabbi katından ona bir rahmet ulaşmasaydı, kınanmış bir halde o açık araziye atılacaktı.
Eğer Rabbinden bir lütuf ona ulaşmasaydı, mutlaka yerilmiş ve çıplak bir durumda (karaya) atılmış olacaktı.
Eğer Rabbinin nîmeti ona yetişmeseydi, o yerilerek ıssız bir yere atılırdı.
فَٱجۡتَبَٰهُ رَبُّهُۥ فَجَعَلَهُۥ مِنَ ٱلصَّٰلِحِينَ
Rabbi onu seçip, iyi kullarından kıldı.
Fakat Rabbi (duasını kabul edip tekrar onu) seçti ve sâlih/erdemli insanlardan yaptı.
Fakat Rabbi onu seçti ve inandığını yaşayan kullarından kıldı.
وَإِن يَكَادُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لَيُزۡلِقُونَكَ بِأَبۡصَٰرِهِمۡ لَمَّا سَمِعُواْ ٱلذِّكۡرَ وَيَقُولُونَ إِنَّهُۥ لَمَجۡنُونࣱ
İnkâr edenler Kur'ân'ı duyduklarında, neredeyse seni gözleriyle devireceklerdi. “Bu tam anlamıyla delidir” diyorlardı.
Küfürde direnenler, Kur’an’ı işittikleri vakit, (sana olan düşmanlıklarından dolayı) neredeyse gözleri ile seni devireceklerdi. Onlar Hâlâ da (senin için): “o delinin biridir” deyip duruyorlar.
(Ey Muhammed!) O kâfirler, zikri (Kur’an’ı) her duyduklarında, ellerinden gelse seni gözleriyle yok edecekler. (Bir de): “O kesinlikle mecnundur.” diyorlar.
وَمَا هُوَ إِلَّا ذِكۡرࣱ لِّلۡعَٰلَمِينَ
Oysaki Kur'ân, insanlar için bir öğütten başka bir şey değildir.
Oysa o, (inkâr ettikleri bu Kur’an) insanlık için ancak bir öğüt ve şeref kaynağıdır.
Oysa o (Kur’an, akıllılar) âlemine bir öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir.