ٱلۡحَآقَّةُ
Gerçekleşen,
Geleceği ve gerçekleşeceği kuşkusuz olan (kıyamet).
O kıyamet günü (var ya),
The Reality · Mekkî · 52 âyet · Nüzul sırası 78
The Surah takes its name from the word al-Haaqqah with which it opens.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
ٱلۡحَآقَّةُ
Gerçekleşen,
Geleceği ve gerçekleşeceği kuşkusuz olan (kıyamet).
O kıyamet günü (var ya),
مَا ٱلۡحَآقَّةُ
Nedir o gerçekleşen?
Nedir o gerçekleşecek olan (kıyamet bilir misin)?
Ne (müthiş) kıyamet günüdür o!
وَمَآ أَدۡرَىٰكَ مَا ٱلۡحَآقَّةُ
Gerçekleşenin ne olduğunu sen nereden bileceksin.
O gerçekleşecek olan (kıyametin ne yaman bir şey olduğunu) sen bir bilsen!
O kıyamet gününün tam gerçekliğini sana (Allah’tan başka) kim bildirebilir ki?
كَذَّبَتۡ ثَمُودُ وَعَادُۢ بِٱلۡقَارِعَةِ
Semûd ve ‘Âd kavimleri kıyameti yalanladı.
Vaktiyle Semûd ve Âd (kavimleri), yüreklerini hoplatacak olan o büyük felaketi yalanladılar.
Semûd ve Âd (toplumları) işte o kıyamet gününü yalanladılar.
فَأَمَّا ثَمُودُ فَأُهۡلِكُواْ بِٱلطَّاغِيَةِ
Semûd kavmi korkunç bir sarsıntı ile yok edilmişti.
(Yaptıkları yüzünden) Semûd kavmi korkunç bir sarsıntı ile helâk edildi.
Bu nedenle Semûd (toplumu) korkunç bir sesle helâk edildi.
وَأَمَّا عَادࣱ فَأُهۡلِكُواْ بِرِيحࣲ صَرۡصَرٍ عَاتِيَةࣲ
6,7,8. ‘Âd toplumuna gelince, onlar soğuk ve şiddetli bir rüzgârla yok edildiler. Allah o rüzgârı yedi gece, sekiz gündüz, aralıksız olarak başlarına sardı. Böylece o halkın, içi boş hurma kütükleri gibi yere serildiklerini görürsün. Onlardan geriye kalan hiçbir kimseyi görüyor musun?
Âd kavmi de şiddetli bir rüzgâr ile helak olup gitti.
Âd (toplumu) ise; soğuk ve gürültülü, azgın bir kasırga ile helâk edildi.
سَخَّرَهَا عَلَيۡهِمۡ سَبۡعَ لَيَالࣲ وَثَمَٰنِيَةَ أَيَّامٍ حُسُومࣰ اۖ فَتَرَى ٱلۡقَوۡمَ فِيهَا صَرۡعَىٰ كَأَنَّهُمۡ أَعۡجَازُ نَخۡلٍ خَاوِيَةࣲ
6,7,8. ‘Âd toplumuna gelince, onlar soğuk ve şiddetli bir rüzgârla yok edildiler. Allah o rüzgârı yedi gece, sekiz gündüz, aralıksız olarak başlarına sardı. Böylece o halkın, içi boş hurma kütükleri gibi yere serildiklerini görürsün. Onlardan geriye kalan hiçbir kimseyi görüyor musun?
Allah onların kökünü kazımak için o kasırgayı üzerlerine yedi gece, sekiz gün kesintisiz olarak salıverdi. Öyle ki sen (o zaman orada olsaydın), o halkı, içi boş hurma kütükleri gibi yerlere serilmiş görürdün.
(Allah) o kasırgayı, onların kökünü kazımak için aralıksız yedi gece, sekiz gündüz, üzerlerine musallat etti. O toplumu, orada yere serilmiş haldeyken bir görseydin sanki onlar, içi boş hurma kütükleri gibiydiler.
فَهَلۡ تَرَىٰ لَهُم مِّنۢ بَاقِيَةࣲ
6,7,8. ‘Âd toplumuna gelince, onlar soğuk ve şiddetli bir rüzgârla yok edildiler. Allah o rüzgârı yedi gece, sekiz gündüz, aralıksız olarak başlarına sardı. Böylece o halkın, içi boş hurma kütükleri gibi yere serildiklerini görürsün. Onlardan geriye kalan hiçbir kimseyi görüyor musun?
Şimdi onlardan geri kalan (hiçbir şey) görebiliyor musun?
Şimdi onlardan arda kalan (bir şey) görebiliyor musun?
وَجَآءَ فِرۡعَوۡنُ وَمَن قَبۡلَهُۥ وَٱلۡمُؤۡتَفِكَٰتُ بِٱلۡخَاطِئَةِ
Firavun, ondan öncekiler ve alt üst olmuş şehirler de hep o günahı işlediler.
Firavun da ondan öncekiler de Lût kavminin kasabalar halkı da hep o hatayı (şirki ve isyanı) işlediler.
Firavun, ondan öncekiler ve yerle bir olan şehirlerin (halkları da) aynı hatayı (işleye) geldiler.
فَعَصَوۡاْ رَسُولَ رَبِّهِمۡ فَأَخَذَهُمۡ أَخۡذَةࣰ رَّابِيَةً
Rablerinin peygamberine karşı geldiler. O da onları pek şiddetli bir şekilde yakalayıverdi.
Öyle ki Rablerinin elçilerine karşı geldiler (isyan ettiler). Bunun üzerine Allah da onları şiddeti (gittikçe) artan bir azap ile yakaladı.
Ve onların hepsi de Rablerinin (kendilerine gönderdiği) Peygambere karşı geldiler. Allah da onları, (inkârlarına göre) artan bir azapla helâk etti.
إِنَّا لَمَّا طَغَا ٱلۡمَآءُ حَمَلۡنَٰكُمۡ فِي ٱلۡجَارِيَةِ
Şüphesiz, su bastığı zaman sizi gemide biz taşıdık.
(Nuh tufanında) sular her tarafı kaplayınca sizi(n atalarınızı) o azgın sular üzerinde akıp giden gemide Biz taşıdık.
11,12. Sular kabardığı zaman bu (helâk) olayı (ileride) sizlere bir uyarı olsun ve duyduğu şeyden ibret alabilen kulaklar iyice duysun diye, sizi o (Nuh’un) gemisinde Biz taşıdık.
لِنَجۡعَلَهَا لَكُمۡ تَذۡكِرَةࣰ وَتَعِيَهَآ أُذُنࣱ وَٰعِيَةࣱ
Onu sizin için öğüt yapalım ve belleyici kulaklar onu bellesin diye.
Taşıdık ki, onu sizin için (nesilden nesile aktarılan) bir ibret vesilesi olsun; can kulağı ile dinleyip ders alanlar onu belleyip kavrasınlar!
11,12. Sular kabardığı zaman bu (helâk) olayı (ileride) sizlere bir uyarı olsun ve duyduğu şeyden ibret alabilen kulaklar iyice duysun diye, sizi o (Nuh’un) gemisinde Biz taşıdık.
فَإِذَا نُفِخَ فِي ٱلصُّورِ نَفۡخَةࣱ وَٰحِدَةࣱ
Sûra bir üfleyişle üflendiğinde;
Artık Sur’a bir defa üfürüldüğü,
13,14. Artık sur’a birinci defa üflendiği, yeryüzü ve dağların yerlerinden kaldırılıp birbirine çarpılarak bir defada darmadağın edildiği zaman (var ya!)
وَحُمِلَتِ ٱلۡأَرۡضُ وَٱلۡجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةࣰ وَٰحِدَةࣰ
Yer ve dağlar yükletilip birbirine bir çarpışla parça parça edildiğinde;
Yeryüzü ve dağlar yerlerinden kaldırılıp birbirlerine şiddetle çarparak paramparça olduğu zaman,
13,14. Artık sur’a birinci defa üflendiği, yeryüzü ve dağların yerlerinden kaldırılıp birbirine çarpılarak bir defada darmadağın edildiği zaman (var ya!)
فَيَوۡمَئِذࣲ وَقَعَتِ ٱلۡوَاقِعَةُ
İşte o gün olması gereken olacaktır.
İşte o gün olacak olmuş (kıyamet kopmuş)tur.
İşte o gün, artık kıyamet kopmuştur.
وَٱنشَقَّتِ ٱلسَّمَآءُ فَهِيَ يَوۡمَئِذࣲ وَاهِيَةࣱ
Gök yarılmıştır. O gün o, lime lime sarkmıştır.
Gök de yarılmış ve artık o gün o da çökmeye yüz tutmuştur.
O gün, gökyüzü de yarılmış ve iyice özü kaçmıştır.
وَٱلۡمَلَكُ عَلَىٰٓ أَرۡجَآئِهَاۚ وَيَحۡمِلُ عَرۡشَ رَبِّكَ فَوۡقَهُمۡ يَوۡمَئِذࣲ ثَمَٰنِيَةࣱ
Bütün melekler göğün etrafında olacaklar ve onların üzerinde o gün sekiz melek, Rabbinin egemenlik tahtını taşıyacaklar.
Melekler de o gün göğün etrafındadır. O gün Rabbinin tahtını/arşını, bunların da üstünde sekiz (melek) taşır.
Melekler de o (gökyüzü)’nün etrafındadır. O gün, Rabbinin Arşı’nı bunların da üzerinde bulunan sekiz (taşıyıcı) taşır.
يَوۡمَئِذࣲ تُعۡرَضُونَ لَا تَخۡفَىٰ مِنكُمۡ خَافِيَةࣱ
O gün huzura arz olunursunuz. Size ait hiçbir şey gizli kalmayacak,
O gün, size ait hiçbir sır gizli kalmayacak ve (hepiniz hesap vermek ve hayatına devam etmek üzere Allah’ın huzuruna) arz olunacaksınız.
(Ey insanlar!) İşte o gün (hepiniz Allah’ın) huzuruna alınırsınız ve size ait hiçbir sır, kesinlikle gizli kalmaz.
فَأَمَّا مَنۡ أُوتِيَ كِتَٰبَهُۥ بِيَمِينِهِۦ فَيَقُولُ هَآؤُمُ ٱقۡرَءُواْ كِتَٰبِيَهۡ
19,20. Kitabı sağ tarafından verilenler, “Alın kitabımı okuyun, doğrusu ben hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum” diyecek.
19-20. Amel defteri (Sabit Diski) sağ tarafından verilen kimse, (iftiharla) haykıracak: “İşte defterim, okuyun (işte hayat filmim seyredin)! Çünkü ben, hesabımla karşılaşacağımı (yaşadıklarımla yüzleşeceğimi) zaten biliyordum” diyecek.
19,2. (O gün) kitabı sağ eline verilen kişi: “Gelin, şu kitabımı bir okuyun. Doğrusu ben, bu hesaplaşma ile karsılaşacağıma (ta dünyadayken) kesinlikle inanıyordum.” der.
إِنِّي ظَنَنتُ أَنِّي مُلَٰقٍ حِسَابِيَهۡ
19,20. Kitabı sağ tarafından verilenler, “Alın kitabımı okuyun, doğrusu ben hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum” diyecek.
19-20. Amel defteri (Sabit Diski) sağ tarafından verilen kimse, (iftiharla) haykıracak: “İşte defterim, okuyun (işte hayat filmim seyredin)! Çünkü ben, hesabımla karşılaşacağımı (yaşadıklarımla yüzleşeceğimi) zaten biliyordum” diyecek.
19,2. (O gün) kitabı sağ eline verilen kişi: “Gelin, şu kitabımı bir okuyun. Doğrusu ben, bu hesaplaşma ile karsılaşacağıma (ta dünyadayken) kesinlikle inanıyordum.” der.
فَهُوَ فِي عِيشَةࣲ رَّاضِيَةࣲ
21,22,23,24. O, hoş bir hayat içinde, meyveleri sarkmış, yüksek bir cennette olacak. Onlara şöyle denilecek: “Geçmiş günlerde yaptıklarınızdan dolayı afiyetle yiyiniz, içiniz!”
Artık o hoş bir yaşayış içindedir.
21,22,23. O meyveleri sarkmış yüce bir cennette, hoşnut kalacağı bir hayat içerisindedir.
فِي جَنَّةٍ عَالِيَةࣲ
21,22,23,24. O, hoş bir hayat içinde, meyveleri sarkmış, yüksek bir cennette olacak. Onlara şöyle denilecek: “Geçmiş günlerde yaptıklarınızdan dolayı afiyetle yiyiniz, içiniz!”
Yüksek bir bahçede (hayatına devam edecektir).
21,22,23. O meyveleri sarkmış yüce bir cennette, hoşnut kalacağı bir hayat içerisindedir.
قُطُوفُهَا دَانِيَةࣱ
21,22,23,24. O, hoş bir hayat içinde, meyveleri sarkmış, yüksek bir cennette olacak. Onlara şöyle denilecek: “Geçmiş günlerde yaptıklarınızdan dolayı afiyetle yiyiniz, içiniz!”
(Orada) meyveler ulaşılabilecek yakınlıktadır.
21,22,23. O meyveleri sarkmış yüce bir cennette, hoşnut kalacağı bir hayat içerisindedir.
كُلُواْ وَٱشۡرَبُواْ هَنِيٓـَٔۢا بِمَآ أَسۡلَفۡتُمۡ فِي ٱلۡأَيَّامِ ٱلۡخَالِيَةِ
21,22,23,24. O, hoş bir hayat içinde, meyveleri sarkmış, yüksek bir cennette olacak. Onlara şöyle denilecek: “Geçmiş günlerde yaptıklarınızdan dolayı afiyetle yiyiniz, içiniz!”
(Onlara:) “Geçmiş günlerde yaptıklarınıza karşılık, afiyetle yiyin, için” denilecek.
Ve onlara; “daha önceden (ücretini) peşin ödemenize karşılık olmak üzere, (şimdi burada) afiyetle yiyin ve için.”denilir.
وَأَمَّا مَنۡ أُوتِيَ كِتَٰبَهُۥ بِشِمَالِهِۦ فَيَقُولُ يَٰلَيۡتَنِي لَمۡ أُوتَ كِتَٰبِيَهۡ
25,26,27,28,29. Kitabı sol tarafından verilene gelince, o da şöyle diyecek: “Keşke kitabım bana verilmeseydi, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim, keşke ölüm her şeyi bitirmiş olsaydı; malım bana hiçbir fayda vermedi, bütün gücüm yok oldu.”
Amel defteri kendisine sol tarafından verilen ise şöyle diyecek: “Keşke defterim bana verilmeseydi.”
(O gün) kitabı sol eline verilen kişi ise: “Keşke kitabım bana hiç verilmeseydi.” der.
وَلَمۡ أَدۡرِ مَا حِسَابِيَهۡ
25,26,27,28,29. Kitabı sol tarafından verilene gelince, o da şöyle diyecek: “Keşke kitabım bana verilmeseydi, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim, keşke ölüm her şeyi bitirmiş olsaydı; malım bana hiçbir fayda vermedi, bütün gücüm yok oldu.”
“Hesabımı (yaptıklarımı) bilmeseydim.
(Ve devamla): “Keşke hesabımı hiç bilmeseydim.”
يَٰلَيۡتَهَا كَانَتِ ٱلۡقَاضِيَةَ
25,26,27,28,29. Kitabı sol tarafından verilene gelince, o da şöyle diyecek: “Keşke kitabım bana verilmeseydi, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim, keşke ölüm her şeyi bitirmiş olsaydı; malım bana hiçbir fayda vermedi, bütün gücüm yok oldu.”
Keşke o (ölümle) her şey bitseydi (yeniden dirilmek olmasaydı).”
“Keşke (ölümümle) her şey bitseydi.”
مَآ أَغۡنَىٰ عَنِّي مَالِيَهۡۜ
25,26,27,28,29. Kitabı sol tarafından verilene gelince, o da şöyle diyecek: “Keşke kitabım bana verilmeseydi, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim, keşke ölüm her şeyi bitirmiş olsaydı; malım bana hiçbir fayda vermedi, bütün gücüm yok oldu.”
“Malım (servetim) bana hiçbir yarar sağlamadı.
“Malımın da bana bir yararı olmadı.”
هَلَكَ عَنِّي سُلۡطَٰنِيَهۡ
25,26,27,28,29. Kitabı sol tarafından verilene gelince, o da şöyle diyecek: “Keşke kitabım bana verilmeseydi, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim, keşke ölüm her şeyi bitirmiş olsaydı; malım bana hiçbir fayda vermedi, bütün gücüm yok oldu.”
Saltanatım (güç ve kudretim) yok olup gitti.”
“Gücüm de mahvoldu” (der.)
خُذُوهُ فَغُلُّوهُ
O esnada şöyle emredilir: “Onu yakalayıp bağlayınız.”
(Allah, cehennem görevlilerine şöyle emredecek:) “Onu yakalayıp bağlayın!
30,31. (Allah); “Onu yakalayın ve hemen bağlayın, sonra onu cehenneme atın.”
ثُمَّ ٱلۡجَحِيمَ صَلُّوهُ
“Sonra onu alevli ateşe atınız.”
Sonra da onu cehenneme atın!”
30,31. (Allah); “Onu yakalayın ve hemen bağlayın, sonra onu cehenneme atın.”
ثُمَّ فِي سِلۡسِلَةࣲ ذَرۡعُهَا سَبۡعُونَ ذِرَاعࣰ ا فَٱسۡلُكُوهُ
“Sonra da onu, yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire bağlayınız.”
“Daha sonra onu (cehennemde) uzunluğu yetmiş arşın olan zincire vurun!”
“Sonra da yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurup, gönderin.”
إِنَّهُۥ كَانَ لَا يُؤۡمِنُ بِٱللَّهِ ٱلۡعَظِيمِ
33,34. “Çünkü o, Yüce Allah'a iman etmezdi, yoksulu doyurmaya teşvik etmezdi.”
“Çünkü o, yüce Allah’a inanmazdı
33,34. “Çünkü o, yüce Allah’a îman etmiyor ve kimseyi yoksula hakkı olan yiyeceği vermeye de teşvik etmiyordu.” der.
وَلَا يَحُضُّ عَلَىٰ طَعَامِ ٱلۡمِسۡكِينِ
33,34. “Çünkü o, Yüce Allah'a iman etmezdi, yoksulu doyurmaya teşvik etmezdi.”
Ve yoksulu doyurmayı teşvik etmezdi.”
33,34. “Çünkü o, yüce Allah’a îman etmiyor ve kimseyi yoksula hakkı olan yiyeceği vermeye de teşvik etmiyordu.” der.
فَلَيۡسَ لَهُ ٱلۡيَوۡمَ هَٰهُنَا حَمِيمࣱ
Bu sebeple bugün burada onun candan bir dostu yoktur.
“Bundan dolayı, bugün burada onun samimi bir dostu yoktur.”
(Artık) bugün, onun orada hiç bir yakın dostu yoktur.
وَلَا طَعَامٌ إِلَّا مِنۡ غِسۡلِينࣲ
36,37. Ancak günahkârların yediği kanlı irinden başka yiyeceği de yoktur.”
“(Onlar için orada) irin ve kan karışımından başka bir yemek yoktur.
36,37. Yiyeceği de sadece büyük günâhkârların yiyeceği olan pis bir yiyecektir.
لَّا يَأۡكُلُهُۥٓ إِلَّا ٱلۡخَٰطِـُٔونَ
36,37. Ancak günahkârların yediği kanlı irinden başka yiyeceği de yoktur.”
Onu (bilinçli) günah işleyenden başkası yemez.”
36,37. Yiyeceği de sadece büyük günâhkârların yiyeceği olan pis bir yiyecektir.
فَلَآ أُقۡسِمُ بِمَا تُبۡصِرُونَ
38,39. Görebildikleriniz ve göremedikleriniz üzerine andolsun.
38-39. Hayır, (sandıkları gibi değil), gördüklerinize de görmediklerinize de de yemin ederim ki,
38,39. Hayır! (Başka söze lüzum yok!) Görebildiğiniz ve göremediğiniz şeyler üzerine yemin ederim ki,
وَمَا لَا تُبۡصِرُونَ
38,39. Görebildikleriniz ve göremedikleriniz üzerine andolsun.
38-39. Hayır, (sandıkları gibi değil), gördüklerinize de görmediklerinize de de yemin ederim ki,
38,39. Hayır! (Başka söze lüzum yok!) Görebildiğiniz ve göremediğiniz şeyler üzerine yemin ederim ki,
إِنَّهُۥ لَقَوۡلُ رَسُولࣲ كَرِيمࣲ
Şüphesiz Kur'ân, çok şerefli bir elçinin sözüdür.
Şüphesiz o (Kur’an), şerefli bir elçinin (Allah’tan) getirdiği sözdür (vahiydir).
Kesinlikle o (Kur’an,) şerefli bir elçinin (Allah’tan getirdiği) sözdür.
وَمَا هُوَ بِقَوۡلِ شَاعِرࣲۚ قَلِيلࣰ ا مَّا تُؤۡمِنُونَ
41,42. O, bir şair sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz! Bir kâhin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz!
O, asla bir şair sözü değildir. İnanmaya meyliniz ne kadar azdır!
Onun, bir şairin sözü olmadığına, ne kadar da az inanıyorsunuz.
وَلَا بِقَوۡلِ كَاهِنࣲۚ قَلِيلࣰ ا مَّا تَذَكَّرُونَ
41,42. O, bir şair sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz! Bir kâhin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz!
O, asla bir kâhin sözü de değildir. Muhakemeniz, araştırmanız ne kadar kıttır!
Ve onun, bir kâhinin de sözü olmadığını, ne kadar da az düşünüyorsunuz.
تَنزِيلࣱ مِّن رَّبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ
Kur'ân, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.
(O), âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.
Hâlbuki o, Âlemlerin Rabbi olan Allah tarafından indirilmiştir.
وَلَوۡ تَقَوَّلَ عَلَيۡنَا بَعۡضَ ٱلۡأَقَاوِيلِ
44,45,46,47. Eğer Peygamber bize atfen bazı sözler uydurmaya kalkışsaydı, elbette onu bundan dolayı kıskıvrak yakalardık; sonra da onun şah damarını keser atardık. Hiçbiriniz buna engel de olamazdınız.
Eğer o (elçi), bize karşı bazı sözleri uydurup söylemiş olsaydı.
Eğer (Peygamber bile) Bizim adımıza bazı sözler uydurmuş olsaydı,
لَأَخَذۡنَا مِنۡهُ بِٱلۡيَمِينِ
44,45,46,47. Eğer Peygamber bize atfen bazı sözler uydurmaya kalkışsaydı, elbette onu bundan dolayı kıskıvrak yakalardık; sonra da onun şah damarını keser atardık. Hiçbiriniz buna engel de olamazdınız.
Elbette biz O’nu kuvvetle yakalardık (onu cezalandırırdık).
45,46. Biz onun bütün güç ve kudretini alıverir sonra da şah damarını koparırdık.
ثُمَّ لَقَطَعۡنَا مِنۡهُ ٱلۡوَتِينَ
44,45,46,47. Eğer Peygamber bize atfen bazı sözler uydurmaya kalkışsaydı, elbette onu bundan dolayı kıskıvrak yakalardık; sonra da onun şah damarını keser atardık. Hiçbiriniz buna engel de olamazdınız.
Sonra onun can damarını keserdik (onu yaşatmazdık).
45,46. Biz onun bütün güç ve kudretini alıverir sonra da şah damarını koparırdık.
فَمَا مِنكُم مِّنۡ أَحَدٍ عَنۡهُ حَٰجِزِينَ
44,45,46,47. Eğer Peygamber bize atfen bazı sözler uydurmaya kalkışsaydı, elbette onu bundan dolayı kıskıvrak yakalardık; sonra da onun şah damarını keser atardık. Hiçbiriniz buna engel de olamazdınız.
Sizden hiç kimse araya girerek bunu kendisinden engelleyip uzaklaştıramazdı.
Sizden hiç biriniz buna engel olamazdı.
وَإِنَّهُۥ لَتَذۡكِرَةࣱ لِّلۡمُتَّقِينَ
48,49. Şüphesiz Kur'ân, takvâ sahipleri için bir öğüttür. İçinizde onu yalanlayanların olduğunu elbette biliyoruz.
Muhakkak ki bu, Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayan herkes için bir öğüttür.
Çünkü o (Kur’an, Allah’a) karşı hata etmekten sakınanlar için, bir öğüttür.
وَإِنَّا لَنَعۡلَمُ أَنَّ مِنكُم مُّكَذِّبِينَ
48,49. Şüphesiz Kur'ân, takvâ sahipleri için bir öğüttür. İçinizde onu yalanlayanların olduğunu elbette biliyoruz.
Elbette Biz, içinizde (Hakkı) yalanlayanların bulunduğunu biliyoruz.
Elbette Biz içinizde ona inanmayanların bulunduğunu biliyoruz.
وَإِنَّهُۥ لَحَسۡرَةٌ عَلَى ٱلۡكَٰفِرِينَ
Elbette Kur'ân, kâfirler için bir iç yarasıdır.
Şüphesiz ki o (Kur’an), inkârcılar için bir pişmanlık sebebi olacaktır (ona inanmadıklarının cezasını çekeceklerdir).
Gerçekten o (Kur’an) kâfirler için (kahredici) bir gönül yarasıdır.
وَإِنَّهُۥ لَحَقُّ ٱلۡيَقِينِ
Kur'ân, gerçekten kesin bilginin ta kendisidir.
Muhakkak ki o (Kur’an), şüphe götürmez bir gerçektir.
Ve o, gerçeğin ta kendisidir.
فَسَبِّحۡ بِٱسۡمِ رَبِّكَ ٱلۡعَظِيمِ
O halde, Yüce Rabbinin ismi ile tesbih et.
Öyleyse, O kudret sahibi olan Rabbinin adını yücelt (O’nun verdiği vazifeyi icra et)!
O halde yüce Rabbinin adını (sürekli olarak) an.